Siyasette bazı oylamalar vardır; yalnızca bir yasanın kabul edilip edilmediğini göstermez.
O oylamalar, aynı zamanda bir siyasi partinin ne kadar ortak akla sahip olduğunu, milletvekillerinin hangi ölçüyle karar verdiğini ve genel başkan ile parti kadroları arasındaki ilişkinin gelecekte nasıl şekilleneceğini de gösterir.
Bugün YENİ Parti ve Genel Başkan Özgür Özel açısından tartışılması gereken mesele tam da burada başlıyor.
Özgür Özel, tarihsel bir tutarlılık ve siyasi sorumluluk çerçevesinde söz konusu yasaya evet diyeceğini açıkladı.
Peki şimdi soralım:
Bir partinin genel başkanı, kendi siyasi çizgisi ve tarihsel tutarlılığı açısından bir yasaya evet diyorsa, partisindeki diğer milletvekillerinin ne demesi beklenir?
Elbette herkesin aynı düşünmesi zorunlu değildir.
Milletvekili, genel başkanın söylediklerini otomatik olarak tekrar eden kişi değildir.
Kendi vicdanı vardır.
Kendi siyasi değerlendirmesi vardır.
Seçildiği ilin hassasiyetleri vardır.
Hatta gerektiğinde genel başkanından farklı bir karar verebilmesi, demokratik siyaset açısından bir zenginlik bile olabilir.
Fakat burada kritik soru şudur:
Milletvekili gerçekten kendi siyasi kanaatiyle mi hayır diyor, yoksa oluşan sosyal medya ve mahalle baskısının etkisiyle mi?
İşte asıl tartışılması gereken nokta budur.
Genel başkan evet, vekillerin önemli bölümü hayır diyorsa…
Bir siyasi partide genel başkanın evet dediği bir konuda milletvekillerinin önemli bir bölümünün hayır demesi elbette demokratik bir farklılık olarak değerlendirilebilir.
Ancak bunun siyasi bir sonucu da vardır.
Bugün bir konuda ortaya çıkan bu yüksek oranlı görüş ayrılığı, yarın çok daha kritik bir meselede parti içerisindeki ilişkilerin nasıl yürütüleceği sorusunu gündeme getirir.
Yarın ülkenin çok daha zor bir döneminde…
Daha kritik bir yasada…
Daha büyük bir siyasi krizde…
Dış politika konusunda…
Ekonomide…
Güvenlik konusunda…
Genel başkan bir tarafta, milletvekillerinin önemli bölümü diğer tarafta olursa ne olacak?
Ortak siyasi irade nasıl oluşturulacak?
Parti içerisinde her milletvekili kendi seçim bölgesinin nabzına göre karar verir anlayışı mı hakim olacak?
Yoksa ortak bir siyasi çizgi etrafında birlikte hareket etmek mi esas olacak?
Bu soruların bugünden konuşulması gerekiyor.
Çünkü bugün yaşanan yalnızca bir oylama değildir.
Aynı zamanda yarının siyasi ilişki biçiminin de işaretlerini taşıyor.
Peki vekiller hangi nabzı tuttu?
Burada daha önemli bir soru var.
Milletvekilleri evet ya da hayır kararlarını hangi ölçüye göre verdiler?
Gerçekten illerinin nabzını mı tuttular?
Yoksa sosyal medyada gördükleri yoğun tepkiyi mi toplumun genel eğilimi olarak kabul ettiler?
Somut bir örnek verelim:
Bursa.
Bursa Milletvekili hayır diyeceğini açıkladı.
Peki gerçekten Bursa bu işe hayır mı diyor?
Bursa'nın tamamı mı?
Bursa'daki işçi mi?
Esnaf mı?
Sanayici mi?
Emekli mi?
Gençler mi?
Kadınlar mı?
Farklı siyasi görüşlere sahip yurttaşların tamamı mı?
Yoksa belli bir siyasi çevrenin güçlü itirazı mı Bursa'nın sesi olarak kabul edildi?
İşte burada çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü bir milletvekilinin Bursa'dan seçilmiş olması, Bursa'daki herkesin aynı düşündüğü anlamına gelmez.
Bursa tek renk değildir.
Bursa'nın siyasi sosyolojisi son derece çeşitlidir.
Dolayısıyla Bursa hayır diyor demek, ancak Bursa'nın farklı kesimleri gerçekten dinlendiyse anlamlıdır.
Çoğunluğu sokakta dinlediniz mi?
Ben açık ve net soruyorum: yasa tartışılırken komisyondayken bursada halkın arasına karışıp dinledinizmi?
Çoğunluğu sokakta dinlediniz mi?
Pazara gittiniz mi?
Esnafın kapısını çaldınız mı?
Fabrikadaki işçiyle konuştunuz mu?
Emeklinin yanına oturdunuz mu?
Gençlerle görüştünüz mü?
Size oy vermeyen insanları da dinlediniz mi?
Kendi siyasi mahallenizin dışına çıkıp farklı düşünen insanlara Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? diye sordunuz mu?
Eğer bunları yaptıysanız ve sonunda hayır diyorsanız, amenna.
Bu siyasi bir tercihtir.
Saygı duyulur.
Hatta genel başkanınız farklı düşünüyor olsa bile bu kararın arkasında durmanız, demokratik siyaset açısından anlaşılabilir.
Ama yalnızca sosyal medyada gördüğünüz yorumlara bakarak…
Belli hesapların peş peşe yaptığı paylaşımları dikkate alarak…
Aynı anda gelen yüzlerce yorumu toplumun genel eğilimi zannederek…
Belli bir mahallenin baskısını milletin iradesi olarak kabul ederek karar veriliyorsa, burada ciddi bir problem var demektir.
Sosyal medya kalabalığı, milletin çoğunluğu değildir
Bugün sosyal medya siyasetin en güçlü araçlarından biri.
Ama aynı zamanda en büyük yanılgılarından biri de olabilir.
Belli çevreler toplumu yönlendirmek amacıyla sosyal medyada organize biçimde hareket edebiliyor.
Aynı anda yorumlar…
Aynı anda beğeniler…
Aynı mesajların farklı hesaplardan paylaşılması…
Aynı etiketlerin öne çıkarılması…
Ve kısa süre içerisinde ortaya çıkan büyük bir dijital kalabalık…
Sonra milletvekili o kalabalığa bakıyor ve:
Demek ki halk böyle düşünüyor.
Hayır!
Belki de öyle değil.
Belki yalnızca belli bir çevre çok iyi organize oldu.
Belki aynı düşüncedeki insanlar aynı anda harekete geçti.
Belki sosyal medyanın algoritması size toplumun tamamını değil, sizin görmek istediğiniz toplumu gösteriyor.
İşte siyasetçinin burada çok dikkatli olması gerekiyor.
Çünkü sosyal medya kalabalığı ile gerçek hayatın kalabalığı aynı değildir.
Bir paylaşımın binlerce beğeni alması Bursa'nın tamamının o görüşte olduğu anlamına gelmez.
Bir etiketin gündeme oturması Türkiye'nin tamamının aynı şeyi düşündüğünü göstermez.
Bir milletvekilinin hesabına yüzlerce hayır yorumu gelmesi, Bursa'daki milyonlarca insanın hayır dediği anlamına gelmez.
Mahalle baskısı siyasetin yerine geçmemeli
Benim asıl kaygım burada.
Çoğu milletvekilinin sosyal medya baskısının ve mahalle baskısının kurbanı olma ihtimalini ciddi biçimde tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü siyasetçi için en kolay yol, kendi mahallesinin alkışladığı şeyi söylemektir.
Zordur farklı düşünmek.
Zordur kendi çevrenize rağmen karar vermek.
Zordur Ben böyle düşünüyorum diyebilmek.
Zordur sosyal medyada linç edilmeyi göze almak.
Ama gerçek siyaset biraz da bunu gerektirmez mi?
Milletvekili sadece alkış almak için mi seçildi?
Yoksa gerektiğinde eleştiriyi göğüslemek, doğru olduğuna inandığı düşünceyi savunmak için mi?
Eğer milletvekilleri yalnızca kendi siyasi çevresinin sosyal medya baskısıyla hareket etmeye başlarsa, yarın başka bir konuda başka bir dijital kampanya onları farklı bir yöne sürükleyebilir.
Bugün hayır dedirten sosyal medya baskısı, yarın evet dedirtebilir.
Sonra başka bir mesele gelir…
Yeni bir kampanya başlar…
Yeni bir etiket açılır…
Yeni bir mahalle baskısı oluşur…
Ve milletvekili yeniden pozisyon değiştirir.
Böyle bir siyaset anlayışında ilke nerede kalır?
Özgür Özel yine zor bir alanda
Bütün bu tartışmaların ortasında Özgür Özel'in durumuna da haksızlık etmemek gerekir.
Çünkü Özel yine siyasetin en zor alanlarından birinde duruyor.
Bir tarafta kendi siyasi kanaati ve tarihsel tutarlılık iddiası var.
Diğer tarafta milletvekillerinin farklı düşünme hakkı var.
Bir tarafta parti tabanının baskısı var.
Diğer tarafta kamuoyunun tepkisi var.
Ve bütün bu eleştirilerin sonunda dönüp dolaşıp hesabı sorulacak kişi yine genel başkan.
Özgür Özel yine kendisini zor bir alanda tek başına siper etmek zorunda kaldı.
Genel başkan olarak evet dedi.
Ama milletvekillerine sizin de kendi kararınız olsun diyerek alan açtı.
Bu yaklaşımın doğru veya yanlışlığını zaman gösterecek.
Fakat şu da unutulmamalı:
Bir liderin farklı düşünen milletvekillerine alan açması, kendi siyasi görüşünden vazgeçmesi anlamına gelmez.
Tam tersine, kendi görüşünün arkasında dururken başkasının farklı düşünme hakkını da koruyabilmektir.
Asıl liderlik belki de budur.
Ama özgürlüğün de bir sorumluluğu vardır
Milletvekillerine özgür iradeleriyle karar verme alanı açılıyorsa, bunun karşılığında milletvekillerinin de topluma karşı sorumluluğu vardır.
Hayır diyorsanız neden hayır?
Evet diyorsanız neden evet?
Hangi ilkeye dayanıyorsunuz?
Hangi veriye bakıyorsunuz?
Kiminle görüştünüz?
Hangi toplumsal kesimleri dinlediniz?
Hangi gerekçeyle bu kararı verdiniz?
Bunları anlatmak zorundasınız.
Çünkü seçmenin karşısına yalnızca sonuçla değil, gerekçeyle çıkmalısınız.
Siyasetçinin en büyük sermayesi de budur.
Son söz
Bu tartışmada mesele aslında Evet mi, hayır mı? meselesinden çok daha büyük.
Mesele, Türkiye'de siyasetin bundan sonra hangi yöntemle yapılacağı meselesidir.
Milletvekilleri halkın sesini dinlemeli mi?
Kesinlikle evet.
Ama halkın sesini sosyal medyadan ölçmekle yetinmemeli.
Sokağa çıkmalı.
Pazara gitmeli.
Esnafı dinlemeli.
İşçiyi dinlemeli.
Emekliyi dinlemeli.
Genci dinlemeli.
Kendi mahallesinden olmayan insanı da dinlemeli.
Ve sonra karar vermeli.
Dahası…
Siyasetçi yalnızca toplumun ne düşündüğünü öğrenmekle yetinmemeli.
İnandığı değeri de savunmalı.
Toplumu ikna etmeye çalışmalı.
Gerekirse kendi seçmenine rağmen doğru bildiğini anlatabilmeli.
Çünkü siyaset, alkışların peşinden gitmek değildir.
Siyaset, gerektiğinde alkışsız kalmayı göze alarak inandığın değeri savunabilmektir.
Bu nedenle bugün Bursa üzerinden sorulması gereken soru çok basit:
Bursa gerçekten hayır mı dedi, yoksa siz sosyal medyada gördüğünüz Bursa'yı mı Bursa zannettiniz?
Ve milletvekillerine sorulması gereken ikinci soru daha da önemli:
Çoğunluğu gerçekten sokakta dinlediniz mi?
Cevap evet ise, hangi görüşte olursa olsun kararınıza saygı duyulur.
Ama cevap yalnızca sosyal medya yorumları, beğenileri ve kendi siyasi mahallenizin baskısıysa, o zaman milletin nabzından değil, sosyal medyanın nabzından söz ediyoruz demektir.
Özgür Özel'in önündeki asıl sınav da tam burada.
Kendi evet inin arkasında dururken, hayır diyenleri susturmamak…
Farklı düşünceye alan açarken partinin ortak siyasi kimliğini korumak…
Ve bütün eleştirilerin önemli bölümünü kendi üzerine alarak partiyi zor bir virajdan geçirmek…
Kolay değil.
Ama liderlik zaten kolay zamanda belli olmaz.
Liderlik, herkes kendi mahallesine çekildiğinde ortada kalıp sorumluluğu üstlenebilmektir.
Bugün Özgür Özel'in yaptığı tam da böyle bir sınavdır.
Şimdi sıra milletvekillerinde.
Onlar da verdikleri oyun arkasındaki gerekçeyi millete anlatmak zorunda.
Çünkü sandıkta yalnızca el kaldırılmıyor.
Siyasi sorumluluk da üstleniliyor.
