Ellerimizi gökyüzüne açıp dua ediyorduk. Tanrının nerede olduğunu bilmiyorduk. Her şeyin Tanrıda olduğuna inanıyorduk. Her şeyi o veriyor o alıyordu. Biz gördüklerimize dua ediyorduk. Güneşe, aya, yıldızlara dua ediyorduk. Güneş ekinlerimizi bereketlendiriyordu. Işıklarını, sıcaklığını üstümüze salıyordu. Aya dua ederdik. Gece karanlığında çobanlarımıza yol gösteren yıldızlara dua ediyorduk. Gökyüzüne minnettardık. Gökyüzü tarlalarımıza yağmur dökerdi. Kışın bembeyaz kar indirirdi. Mikropları öldürür, toprağı dinlendirir gelecek bahara hazırlardı. Biz gökyüzüne borçluyduk. O nedenle dualarımızı eksik etmezdik. Verene şükrediyorduk. Her şeyimizi gökyüzü veriyordu. Çalışır çabalardık, yeryüzüyle uğraşırdık. Çalışırken spor yapardık. Alın terimizi döker sonra yağmur için gökyüzüne dua ederdik. Yeryüzü bizim ayaklarımızın altında biz gökyüzünün altındaydık. Güneş inatçı değildi, kapris yapmıyordu, hakkımızı yemiyordu. Akşam batar sabah doğardı. Dua etsek de etmesek de aynı kararda duruyordu. Aynı kararda durmak Tanrı’ya has denir ama güneşimiz de aynı kararda duruyordu. Kışın kar yağdırır toprağa hasret bırakırdı. Baharda karı eritir toprakla buluştururdu. Toprak uyanırdı, böcekler uyanırdı, bitkiler boy atardı. Ekinlerimiz filizlenirdi. Ağaçlarımızın dalları yeşerir yaprak açardı. Altı ay dinlenir altı ay çalışırdık. Mutluyduk, mutluluğumuza gökyüzüne borçluyduk. Bunun için avuçlarımızı gökyüzüne açıp dua ederdik.
Babalarımız tarlaları, çayırları ekip biçiyordu. Annemiz evi çekip çeviriyordu, Çocuklar kuzuları güdüyordu.
Kışa hazırlık olsun diye birkaç çuval un, bir teneke tereyağı, bir tulum peynir bizi bahara atardı. Sofralarımız şenlenirdi. Soframızda alın teri vardı. Annemizin ak sütü gibi helaldi. Her şey beyazdı. Soframıza koyduğumuz yoğurdumuz beyazdı. Her şey bembeyazdı. Yumurtalarımız, peynirimiz, sütümüz, ayranımız, çökeleğimiz beyazdı. Her şeyimizi koyunlarımıza borçluyduk. Sütünden yoğurt, peynir ve tereyağı alırdık. Yünlerini yorgan yapar üstümüze alırdık. Ayaklarımıza çorap başımıza külah, sırtımıza kazak örerdik. Gübresini tezek yapıp sobada yakar ısınırdık. Yaylalarımızda otlar gübresiz yeşerirdi. Güneş ay ve yılsızlar kadar koyunlarımıza minnettardık. Koyunlarımıza hayvan niyetiyle bakmazdık. Onlar koyundu. Bizi beslerlerdi. İki de öküzümüz vardı. Annem yemeğin çoğunu babama babam samanın çoğunu öküzlerine yedirirdi. Yükün çoğunu öküzlerimiz ve babam taşırdı. Aç gözlü değildik. Soframıza ne konduysa kanaat eder rızkımıza şükrederdik. Köpeğimiz evimizi hırsızlardan kurtlardan korurdu. Kedimiz farelere karşı savaşırdı.
Değirmenimiz suyla dönerdi. Unumuz beyazdı. Ekmeğimiz beyazdı. Her şey beyazdı. Horozumuz saatimizdi. Sahura kaldırırdı. Tavuklarımız adeta rekabet halinde çift yumurta yapıyordu. Atımız ailemizin itibarıydı. Düğünlerde binerdi babam. Havasını atardı. Çifte namlulu av tüfeğimiz duvarda asılı dururdu. Odamızın aksesuarıydı. Barut kokusu nasip olmamıştı. Kütüphanemiz yoktu ama bir kutsal kitabımız vardı. Bez kılıfın içinde duvarda asılı dururdu. Babam her eline aldığında üç kere öper başına koyardı. Ramazan ayında okur hatim indirirdi. İnançlıydık, mutluyduk. Modern dünyadan habersizdik. Aslında ortaçağda yaşıyorduk. Zeytinle tanışmamıştık, baklavayı tatmamıştık, asitli kolaları bilmiyorduk. Tanımadığımız, bilmediğimiz hiçbir şeyin hasretini çekmiyorduk. Damarlarımız açık, kolestrolumuz yoktu. Aslında hastalıklarımızdan haberimiz olmazdı. Kışın üşütürdük, en fazla nezle olurduk, sobanın yanında terler yeniden dirilirdik.
Gaz lambamız vardı. Geceleri ihtiyaç duyduğumuzda yakardık. Genellikle güneş doğarken uyanır, batarken uyurduk. Doğaya uyumluyduk. Karanlıkta sevişirdik. Eşimizin gözlerini görmeden öpüşürdük. Hazlarımızla mutlu oluyorduk. Eşimizin cinsel hakkını başkalarına peşkeş çekmezdik. Gönlümüzce olmasa bile kader deyip razı olur, içimize sindirirdik. Yarı yolda bırakmaz mezara kadar aynı yastığa baş koyardık. Kanun yoktu, yasak yoktu ama töre ve dinin ayıp saydıklarına uyardık. Din ve töre ayıpları aynı zamanda günah sayılırdı. Günahtan korkardık.
Evet, geçmiş geçmişte kaldı. Geldik bu güne… Neler değişti… Bu gün sofralar büyüdü belki ama bereket azaldı. Evler çoğaldı ama yuva olmadı. İnsan her şeye sahip olmak isterken kendinden uzaklaştı. Kalbi yoruldu, ruhu daraldı, kalabalıklar içinde yalnız kalınca hırçınlaştı.. Oysa evren aynı evren, gökyüzü aynı gökyüzü, güneş yine aynı yerden doğuyor… Değişen dünya değil, insan… Masumiyeti kaybeden vahşi insan...
