İnsanların en büyük korkusu geleceği bilmemek değil, geleceğin bugünden daha kötü olacağı endişesiyle yaşamaktır.
Bir ülkede insanlar yarını umutla beklemek yerine korkuyla karşılıyorsa, orada yalnızca geçim sıkıntısı değil, geleceğe duyulan güven de tükeniyor demektir.
Sabah gözünü açan milyonlarca insanın aklında aynı soru var: Bugün nasıl geçineceğim, yarın ne olacak? Markete girerken etiketlerden korkan, faturalarını öderken ay sonunu düşünen, çocuğunun bir isteğini karşılayamadığında içine dert olan, yıllarca çalıştıktan sonra emekliliğinde huzur bulamayan insanlar… Her biri hayatın içinde ayakta kalmaya çalışıyor. Ama artık mesele yalnızca geçinmek değil; *yarına dair umudunu kaybetmeden yaşayabilmek.*
Düşünün; bir insan çalışıyor, üretiyor, didiniyor ama yine de geleceğinden emin olamıyorsa, bir emekli ömrünü çalışarak geçirip yaşlılığında temel ihtiyaçlarının hesabını yapmak zorunda kalıyorsa, bir genç eğitimini tamamladığı hâlde yarınını göremiyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü insanın elinden parasını almak kadar ağır olan bir şey daha vardır: Geleceğe duyduğu güveni elinden almak.
Eskiden insanlar yarın daha iyi yaşayabilmek için bugün fedakârlık yapardı. Şimdi ise birçok insan, yarın daha kötü yaşamamak için bugünden her şeyinden vazgeçiyor. Hayaller erteleniyor, ihtiyaçlar küçülüyor, beklentiler azalıyor. İnsanlar büyük umutlar kurmayı bırakıp küçük kayıplar yaşamamaya çalışıyor.
İşte asıl tehlike budur: *Bir toplumun yoksullaşması kadar, yoksulluğu kader; belirsizliği hayatın değişmez gerçeği olarak görmeye başlaması da tehlikelidir.*
Çünkü insan yalnızca bugünü kurtarmak için yaşamaz. Yarınını planlamak, çocuklarına güvenli bir gelecek bırakmak, yaşlandığında huzur bulmak ister. Bu beklentiler lüks değil, insanca yaşamın en temel gereğidir.
## Belirsizlik kader değildir, çözüm mümkündür
Elbette hayatın içinde belirsizlikler vardır. Hiç kimse yarın ne yaşayacağını kesin olarak bilemez. Ancak kişisel hayatın doğal belirsizlikleriyle, insanların ekonomik ve toplumsal koşullar yüzünden sürekli kaygı içinde yaşamasını birbirinden ayırmak gerekir. Bir ülkede vatandaşlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, gençler geleceklerini kuramıyor, emekliler geçim sıkıntısıyla boğuşuyorsa, bu sorunları yalnızca bireylerin sabrına ve fedakârlığına bırakmak doğru değildir.
Çözüm, insanlara sürekli sabretmelerini söylemekte değil; sabretmek zorunda kaldıkları sorunları ortadan kaldıracak politikalar üretmektedir.
*Peki, ne yapılmalı?*
*Birincisi, ekonomi öngörülebilir hâle getirilmelidir.* İnsanlar kazançlarının değerini her gün kaybetme korkusu yaşamamalı. Enflasyonla mücadele kararlı ve tutarlı politikalarla yürütülmeli, fiyat istikrarı sağlanmalı, dar gelirlinin satın alma gücü korunmalıdır. Ekonomik kararlar günü kurtarmak için değil, uzun vadeli toplumsal refahı sağlamak amacıyla alınmalıdır.
*İkincisi, emeğin karşılığı insanca yaşamaya yetmelidir.* Asgari ücret, çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir düzeyde belirlenmeli; ücretler karşısında fiyatların sürekli yükselmesini önleyecek önlemler alınmalıdır. Emeklilerin aylıkları da barınma, beslenme, sağlık ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlar dikkate alınarak düzenlenmelidir. Yıllarca çalışmış insanlara yaşlılıklarında yoksulluk değil, huzur sunulmalıdır.
*Üçüncüsü, gençlere gerçek fırsatlar yaratılmalıdır.* Eğitim ile istihdam arasındaki bağ güçlendirilmeli, mesleki eğitim geliştirilmeli, gençlerin liyakat esasına göre iş bulabilmesi sağlanmalıdır. İşe alımlarda torpilin değil, emeğin ve yeteneğin belirleyici olduğu bir düzen kurulmalıdır. Gençler kendi ülkelerinde gelecek kurabileceklerine inanmalıdır.
*Dördüncüsü, sosyal devlet güçlendirilmelidir.* Dar gelirli ailelere, engellilere, işsizlere ve desteğe ihtiyaç duyan vatandaşlara yönelik sosyal yardımlar düzenli, adil ve erişilebilir olmalıdır. Barınma maliyetlerini azaltacak sosyal konut politikaları geliştirilmeli; eğitim ve sağlık hizmetlerine herkesin eşit biçimde erişmesi sağlanmalıdır. Hiç kimse yoksulluğu yüzünden temel haklarından mahrum kalmamalıdır.
*Beşincisi, adalet ve şeffaflık güvenin temeli olmalıdır.* Hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, liyakatli kamu yönetimi ve hesap verebilirlik güçlendirilmelidir. Kamu kaynaklarının nerelere harcandığı vatandaş tarafından görülebilmeli, yolsuzluk iddiaları tarafsız biçimde soruşturulmalı, kamuda israf önlenmelidir. Toplum, ödediği vergilerin adil ve etkili biçimde kullanıldığını bilmelidir.
*Altıncısı, ekonomik büyümenin nimetleri toplumun bütün kesimlerine ulaşmalıdır.* Üretimi, tarımı, sanayiyi ve küçük işletmeleri destekleyen politikalar uygulanmalı; yeni istihdam alanları oluşturulmalıdır. Ekonominin başarısı yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, insanların yaşam koşullarındaki iyileşmeyle ölçülmelidir. Bir ülkede ekonomi büyürken geniş kesimler yoksullaşıyorsa, bu büyümenin adil paylaşımı mutlaka sorgulanmalıdır.
Bütün bunların yanında, siyasetin dili de değişmelidir. Vatandaşa gerçeklerden uzak vaatler vermek, sorunları görmezden gelmek veya her sıkıntının çözümünü geleceğe ertelemek güveni artırmaz. İnsanlar kendilerine dürüst davranılmasını, sorunlarının açıkça anlatılmasını ve çözüm için somut adımlar atılmasını bekliyor. Güven, sözlerle değil, sonuçlarla kazanılır.
## İnsanlara yeniden umut vermek zorundayız
Unutulmamalıdır ki bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca sahip olduğu para, fabrika veya doğal kaynaklarla ölçülmez. O ülkenin insanlarının ne kadar huzurlu olduğu, çocuklarının geleceğe ne kadar güvenle baktığı, yaşlılarının ne kadar onurlu yaşadığı ve gençlerinin hayallerini gerçekleştirebilme imkânıyla da ölçülür.
Bir emekli pazar alışverişini korkmadan yapabiliyorsa, bir işçi maaşıyla evini geçindirebiliyorsa, bir genç emeğinin karşılığını alabileceğine inanıyorsa, bir aile çocuğunun geleceğini kaygıyla değil umutla planlayabiliyorsa, işte o zaman toplumsal refahtan söz edebiliriz.
Bunun için iktidarın sorumluluğu büyüktür. Muhalefetin de yalnızca eleştirmekle yetinmeyip uygulanabilir çözümler ortaya koyması, toplumun beklentilerini doğru anlaması gerekir. Sivil toplum, meslek örgütleri, sendikalar ve vatandaşlar da daha adil bir yaşam için demokratik süreçlere katılabilmelidir. Çünkü geleceği güvence altına almak, yalnızca bir kişinin ya da bir siyasi partinin değil, bütün toplumun ortak sorumluluğudur.
İnsanlar yarın ne olacağını kesin olarak bilemeyebilir. Ancak emeğinin karşılığını alacağına, hakkını aradığında adalet bulacağına ve zor günlerinde yalnız bırakılmayacağına inanmak ister.
*Bir ülkede insanlara verilebilecek en büyük güvence, yarının bugünden daha iyi olacağını söylemek değil; yarının daha iyi olabilmesi için bugün doğru adımları atmaktır.*
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: İnsanların yarından korktuğu bir ülke mi istiyoruz, yoksa yarın için hayal kurabildiği bir ülke mi?
Cevap açıktır. Hiç kimse geleceğin bütün ayrıntılarını bilmek zorunda değil. Ama hiç kimse yarın sofrasına ekmek koyup koyamayacağını, kirasını ödeyip ödeyemeyeceğini, çocuğunu okutabilecek imkânı bulup bulamayacağını düşünerek yaşamak zorunda da bırakılmamalıdır.
Çünkü insanın en büyük ihtiyacı, geleceği bilmek değil, geleceğe güvenebilmektir.
*Bir toplumun yarınını karartan en büyük şey belirsizlik değil, o belirsizliği ortadan kaldıracak adaletin, iradenin ve umudun eksikliğidir.*
Ve unutmayalım: İnsanlar bugününü yaşayabilir, yarınını planlayabilir ve geleceğine inanabilirse hayat anlam kazanır. Bir ülkenin başarısı da vatandaşlarının yalnızca bugününü kurtarmasında değil, yarınını korkusuzca kurabilmesindedir.
