Bazı insanlar bağırarak büyür, bazıları sessizce insan kalır…
Hayatın garip bir tarafı vardır.
Bazen en çok bağıranların içinde, en büyük sessizlik saklıdır.
Bazen kendisini dünyanın en güçlü insanı gibi gösteren birinin yüreğinde, kimsenin görmediği derin bir korku vardır.
Ve bazen insan, başkalarını küçülttükçe kendisinin büyüdüğünü sanır.
Oysa küçülen karşısındaki değildir.
İnsanın kendi vicdanıdır.
Kendi insanlığıdır.
Kendi içindeki o güzel tarafıdır.
Gün gelir, bütün gösterişler söner.
Geriye yalnızca insan kalır.
Ve insan, en sonunda kendi yüzüne bakmak zorunda kalır.
Bazıları yüksek sesle konuşur.
Sanki sesi yükseldikçe haklılığı artacakmış gibi…
Sanki karşısındaki sustukça kendisi büyüyecekmiş gibi…
Bir masaya yumruk vurur.
Bir kapıyı sertçe kapatır.
Bir insanı küçük düşürür.
Sonra etrafına bakıp kendisini güçlü zanneder.
Oysa bilmez ki gerçek güç, başkasını susturmak değildir.
Gerçek güç, insanın kendi öfkesini susturabilmesidir.
Gerçek güç, elindeki imkânla ezmek yerine koruyabilmesidir.
Gerçek güç, kendisine boyun eğenleri değil, kendisine güvenenleri çoğaltabilmesidir.
Bağırmak kolaydır.
Kırmak kolaydır.
Korkutmak kolaydır.
Zor olan insan kalmaktır.
Hem de gücün varlık.
Korku tuhaf bir şeydir.
İnsanı bazen olduğundan büyük gösterir.
Bir insan korkutuyorsa çevresindekileri, kendisini güçlü zannedebilir.
Ama geceleri yalnız kaldığında başka bir hikâye başlar.
Kapılar kapanır.
Kalabalıklar çekilir.
Telefonlar susar.
Alkışlar biter.
Ve insan kendi sessizliğiyle baş başa kalır.
İşte o zaman maskeler düşer.
İnsan, kendisinden bile sakladığı korkularıyla karşılaşır.
Belki de yıllarca başkalarını korkutmasının sebebi, aslında kendisinin korkuyor olmasıdır.
Kaybetmekten…
Unutulmaktan…
Değersizleşmekten…
Yalnız kalmaktan…
Çünkü bazı insanlar, yalnız kalmamak için etraflarına korku duvarları örerler.
Ama korkunun duvarları insanı korumaz.
İnsanı yalnızlaştırır.
Bir koltuk…
Bir makam…
Bir unvan…
Bazen insana kendisini olduğundan büyük hissettirir.
Kapılar açılır.
İnsanlar ayağa kalkar.
Telefonlar susmaz.
Herkes "Efendim" der.
Ve insan, bütün bunların kendisine ait olduğunu zanneder.
Oysa hiçbirisi kalıcı değildir.
Bir gün o koltuk boşalır.
Bir gün o kapılar eskisi kadar hızlı açılmaz.
Bir gün o telefonlar daha az çalar.
Bir gün yanında duranlar başka yönlere gider.
İşte insan o zaman anlar:
Meğer alkışlar kendisine değilmiş.
Meğer insanlar makamına saygı duyuyormuş.
Ve geriye bir soru kalır:
*"Peki ben kimdim?"*
İnsanın en ağır yalnızlığı belki de budur.
Kalabalıkların içinden çıkıp kendisiyle baş başa kalmak…
Bir insanın gerçek yüzü, güçlülerin yanında değil; güçsüzlerin yanında ortaya çıkar.
Elinde hiçbir şeyi olmayan bir insanın karşısında nasıl duruyorsun?
Bir işçiye nasıl bakıyorsun?
Bir garsona nasıl konuşuyorsun?
Bir çocuğun gözyaşını gördüğünde yüzünü çeviriyor musun?
Bir yaşlının titreyen ellerini fark ediyor musun?
Bir yoksulun utancını hissediyor musun?
İşte insanlık orada başlar.
Çünkü güçlüye karşı iyi olmak kolaydır.
Makam sahibine saygı göstermek kolaydır.
Parası olana gülümsemek kolaydır.
Asıl mesele, senden hiçbir şey istemeyen ve sana hiçbir şey veremeyecek olan insana da aynı saygıyla bakabilmektir.
İşte gerçek zenginlik budur.
Kibir, insanın içini yavaş yavaş boşaltır.
Önce dostlarını götürür.
Sonra samimiyeti.
Sonra güveni.
En sonunda da insanın kendisiyle olan bağını koparır.
Çünkü kibirli insan bir süre sonra yalnızca kendi sesini duymaya başlar.
Herkes ona "Haklısınız" der.
Kimse "Yanlış yapıyorsunuz" diyemez.
Ve insan, kendi yankısını gerçek sanmaya başlar.
Ne acıdır…
Bir insanın etrafında onlarca kişi bulunurken, aslında yapayalnız olması…
Bir sofrada herkes otururken, kimsenin onunla gönülden konuşmaması…
Bir salonda alkışlar yükselirken, tek bir gerçek dostun bile bulunmaması…
İşte güç gösterisinin en ağır bedeli budur.
*Kalabalıkların içinde yalnız kalmak.*
Bu yalnızlık yalnızca insanların hayatında değil, toplumların kaderinde de görülür.
Bir ülke sürekli kavga ediyorsa…
İnsanlar birbirine güvenmekte zorlanıyorsa…
Her farklı fikir düşmanlık olarak görülüyorsa…
Herkes birbirinin sözünü kesiyor, kimse birbirini dinlemiyorsa…
Orada yalnızca siyaset yorulmaz.
İnsan yorulur.
Vicdan yorulur.
Sokak yorulur.
Anneler yorulur.
Çocuklar yorulur.
Ve bir ülkenin en büyük yorgunluğu, insanların yarına umutla bakmayı bırakmasıdır.
Oysa biz aynı göğün altında yaşıyoruz.
Aynı yağmur ıslatıyor bizi.
Aynı güneş ısıtıyor.
Aynı toprağa basıyoruz.
Aynı ekmeğin kokusunu duyuyoruz.
Neden birbirimizi düşman görmek zorundayız?
Neden farklılıklarımızı bir zenginlik olarak değil, bir savaş sebebi olarak görüyoruz?
Neden birbirimizin yarasına merhem olmak yerine, yarasına tuz basıyoruz?
Gerçek güçlü insanın kalbi sertleşmez.
Tam tersine…
Güçlendikçe yumuşar.
Çünkü dünyanın acısını daha iyi görmeye başlar.
Bir çocuğun ağlamasının ne demek olduğunu bilir.
Bir annenin evladını beklerken pencerede nasıl yaşlandığını anlar.
Bir babanın cebinde para olmadan eve dönmenin utancını hisseder.
Bir yaşlının yalnızlığını görür.
Bir işçinin nasırlı ellerine baktığında, o ellerin arkasındaki hayatı düşünür.
Gerçek güç, insanın başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmesidir.
Vicdanın varsa güçlüsündür.
Merhametin varsa güçlüsündür.
Adalet duygun varsa güçlüsündür.
Sevmesini biliyorsan güçlüsündür.
Bir gün herkesin sesi susacak.
Bağıranların da…
Tehdit edenlerin de…
Kendini dünyanın sahibi sananların da…
Bir gün makamlar boş kalacak.
Koltuklar başkasına kalacak.
Kapılar başka insanlara açılacak.
Kalabalıklar başka isimlerin peşinden gidecek.
Ve insan, hayatının sonunda elinde yalnızca yaptığı iyilikleri taşıyacak.
Belki bir çocuğun hatırasında kalacak.
Belki bir annenin duasında…
Belki yaşlı bir adamın "İyi insandı" sözünde…
Belki de kimsenin hatırlamadığı sessiz bir iyilikte…
İşte insanın gerçek mirası budur.
Ne servet…
Ne makam…
Ne alkış…
*İnsan, geride bıraktığı iyilik kadar yaşar.*
Güçsüzler güç gösterisi yapar.
Çünkü içlerinde sakladıkları korkuyu kimsenin görmesini istemezler.
Bağırırlar ki titreyen sesleri duyulmasın.
Kibirlenirler ki içlerindeki eksiklik görünmesin.
Başkalarını küçültürler ki kendilerinin ne kadar küçük olduğu anlaşılmasın.
Ama hayatın aynası yalan söylemez.
Bir gün herkes o aynanın karşısına geçer.
Ve insan kendisine şu soruyu sorar:
*"Ben ne bıraktım bu dünyaya?"*
Bir kırık kalp mi?
Bir korku mu?
Bir düşmanlık mı?
Yoksa bir iyilik mi?
Bir umut mu?
Bir kardeşlik duygusu mu?
Bir insanın yüreğine bırakılmış güzel bir söz mü?
İşte bütün mesele budur.
Çünkü hayat, sonunda hepimizi aynı yere getirir.
Makamı olanı da olmayanı da…
Zengini de yoksulu da…
Güçlüyü de güçsüzü de…
Ve o son yerde hiçbirimizin arkasında kalabalık olmayacaktır.
Sadece yaptıklarımız olacaktır.
Sadece insanlığımız…
Sadece vicdanımız…
Bu yüzden, elinde güç olan insan dikkat etmelidir.
Çünkü güç, insana verilmiş bir emanettir.
Ve emanetin hesabı vardır.
*Korkutarak büyüyenler bir gün unutulur.*
*Sevgiyle yaşayanlar ise sessizce hatırlanır.*
Belki de insanın bu dünyadaki en büyük zaferi budur:
Bir gün arkasından kimse korkuyla değil, gözyaşıyla konuşsun.
Bir insan, adını andığında yüzlerde hüzünle karışık bir tebessüm bıraksın.
"İyi insandı," desinler.
"Kimseyi ezmedi."
"Kimsenin kalbini bilerek kırmadı."
"Elinden geldiğince iyilik yaptı."
Çünkü sonunda hepimiz aynı toprağa döneceğiz.
Ve toprağın altında ne makam kalacak, ne para, ne alkış.
Sadece insanın dünyaya bıraktığı iz kalacak.
*Güçsüzler güç gösterisiyle kendilerini büyük sanabilir.*
*Ama zaman, kimin gerçekten büyük olduğunu sessizce ortaya çıkarır.*
Ve zamanın hükmü ağırdır:
*Korku unutulur.*
*Kibir unutulur.*
*Makam unutulur.*
*Alkış unutulur.*
Ama bir insanın kalbine dokunan iyilik…
Bir ömür unutulmaz.
