bizim mekan kurumsal web
Nurettin ARSLAN
Köşe Yazarı
Nurettin ARSLAN
 

Hadini Bilmeyenlerin Hazin Sonu

En yüksek dağları yıkan, çoğu zaman en küçük kibirdir. Bazı insanlar vardır; yürürken ayakları toprağa değmez sanırsınız. Gözleri gökyüzündedir ama gönülleri yeryüzünü çoktan terk etmiştir. Bir selamı esirgerler, bir tebessümü lütuf sayarlar. Kendilerini dağlardan büyük, denizlerden derin zannederler. Oysa unuttukları bir gerçek vardır: Dağlar da aşınır, denizler de çekilir; insan ise bir avuç toprağa döner. Hayat, insana çok şey verir. Kimi zaman bir makam, kimi zaman bir servet, kimi zaman da alkışlar… Fakat bütün bu nimetler, insanın omzuna yüklenmiş bir emanettir. Emaneti mülk sananlar, sonunda yalnızca kaybettiklerinin ağırlığını taşırlar. Kibir, sessiz bir zehirdir. Önce kalbe düşer, sonra dile yerleşir, en sonunda da insanın bakışlarını değiştirir. Artık hiçbir dost yeterince iyi değildir; hiçbir nasihat kulağa ulaşmaz; hiçbir uyarı ciddiye alınmaz. İnsan, yalnızca kendi sesini duymaya başlar. Ve işte en büyük yalnızlık da tam o anda başlar. Çünkü kendinden başka kimseyi dinlemeyen, sonunda kendisini bile anlayamaz. Hayatın garip bir adaleti vardır. Acele etmez, bağırmaz, öfkelenmez. Sadece bekler… İnsan bazen yıllarca yaptığı yanlışlarla yürür; her şey yolunda gidiyor sanır. Sonra bir gün, hiç beklemediği bir anda, kader sessizce omzuna dokunur. İşte o dokunuş, bütün alkışlardan daha güçlüdür. Bir zamanlar çevresinde kalabalıklar olanların, sessiz odalarda yalnız kaldığı günler gelir. Telefonların sustuğu, kapıların çalınmadığı, övgülerin yerini derin bir sessizliğin aldığı günler… O sessizlik, çoğu zaman insanın kendi vicdanıyla yaptığı en uzun konuşmadır. Ne acıdır ki bazı dersler çok geç öğrenilir. İnsan, bazen kırdığı bir gönlün ardından ağlar. Bazen küçümsediği bir insanın yokluğunu hisseder. Bazen de bir zamanlar küçümsediği tevazunun, aslında gerçek asalet olduğunu fark eder. Ama zaman geri dönmez. Söylenen söz, atılan ok gibidir; çıktığı yere geri gelmez. Oysa hayatın en güzel insanları, en sessiz yürüyenlerdir. Meyve yüklü dalların eğildiği gibi, bilgisi ve erdemi artan insanlar da alçakgönüllü olur. Kendilerini anlatmaya ihtiyaç duymazlar; yaptıkları iyilikler onların yerine konuşur. Gittikleri yerde iz değil, dua bırakırlar. Çünkü gerçek büyüklük, yüksekten bakmakta değil; eğilip bir insanın elinden tutabilmektedir. Bugün çevremize baktığımızda, nice görkemli hayatların sessizce dağıldığını görüyoruz. Bir zamanlar adları dillerden düşmeyenler, şimdi eski bir fotoğrafın solmuş kenarında unutulmuş bir hatıraya dönüşmüş durumda. Buna karşılık, gösterişten uzak yaşayan nice güzel insan, öldükten sonra bile gönüllerde yaşamaya devam ediyor. Demek ki insanı yaşatan alkış değil, duadır. Toprak, herkesi aynı sessizlikle bağrına basar. Ne zengini ayrı sever ne fakiri… Ne makam sahibine daha geniş yer açar ne de kibirliye ayrıcalık tanır. Son durak aynıdır; farklı olan yalnızca ardımızda bıraktığımız izdir. Bir gün ardımızdan ne söylenecek? "İyi insandı." mı? Yoksa "Keşke biraz daha gönül kırmasaydı." mı? İşte bütün mesele budur. İnsan bazen en büyük yenilgiyi başkalarına değil, kendi nefsine karşı verir. Aynaya baktığında gördüğü yüzü alkışlarla büyütür ama vicdanının fısıltısını susturur. Oysa vicdan sustuğunda, insanın içinde en karanlık gece başlar. Hayat, kimseye sonsuz bir iktidar, bitmeyen bir gençlik ya da tükenmeyen bir servet vaat etmedi. Hepimiz, zamanı dolunca bu uzun yolculuğun sonunda aynı kapıya varacağız. O kapıdan geçerken ne unvanlarımız bizimle gelecek ne de alkışlarımız. Yanımıza alabileceğimiz tek şey, iyiliklerimiz ve ardımızda bıraktığımız güzel hatıralar olacak. İşte bu yüzden, insanın en güzel süsü tevazudur. Bir gönlü incitmemek, bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlının duasını almak, bir dostun omzunda yük olmak yerine yükünü hafifletmek… Bunlar, dünyanın en büyük servetleridir. Çünkü sevgiyle yapılan hiçbir iyilik kaybolmaz; zamanı geldiğinde sahibine mutlaka geri döner. Ve unutulmamalıdır ki… Kibir, en yüksek ağacı bile kökünden deviren görünmez bir fırtınadır. Tevazu ise en kurak toprağı bile yeşerten sessiz bir yağmur… Hayatın sonunda insanlar ne kadar güçlü olduğumuzu değil, ne kadar insan kalabildiğimizi hatırlayacaklar. Öyleyse gelin; makamımız büyüdükçe sesimizi alçaltalım. Bilgimiz arttıkça daha çok dinleyelim. Gücümüz çoğaldıkça merhametimizi büyütelim. Çünkü insanı yücelten, başkalarının üzerine çıkması değil; başkalarını da yanında yükseltebilmesidir. Ve unutmayalım… En hazin sonlar, düşmanının kurşunuyla değil; kendi kibrinin gölgesinde kaybolanların sonudur. Toprağa düşen her yaprak bize aynı gerçeği fısıldar: "İnsan, haddini bildiği kadar büyüktür."
Ekleme Tarihi: 25 Temmuz 2026 -Cumartesi

Hadini Bilmeyenlerin Hazin Sonu

En yüksek dağları yıkan, çoğu zaman en küçük kibirdir.
Bazı insanlar vardır; yürürken ayakları toprağa değmez sanırsınız. Gözleri gökyüzündedir ama gönülleri yeryüzünü çoktan terk etmiştir. Bir selamı esirgerler, bir tebessümü lütuf sayarlar. Kendilerini dağlardan büyük, denizlerden derin zannederler. Oysa unuttukları bir gerçek vardır: Dağlar da aşınır, denizler de çekilir; insan ise bir avuç toprağa döner.
Hayat, insana çok şey verir. Kimi zaman bir makam, kimi zaman bir servet, kimi zaman da alkışlar… Fakat bütün bu nimetler, insanın omzuna yüklenmiş bir emanettir. Emaneti mülk sananlar, sonunda yalnızca kaybettiklerinin ağırlığını taşırlar.
Kibir, sessiz bir zehirdir. Önce kalbe düşer, sonra dile yerleşir, en sonunda da insanın bakışlarını değiştirir. Artık hiçbir dost yeterince iyi değildir; hiçbir nasihat kulağa ulaşmaz; hiçbir uyarı ciddiye alınmaz. İnsan, yalnızca kendi sesini duymaya başlar. Ve işte en büyük yalnızlık da tam o anda başlar.
Çünkü kendinden başka kimseyi dinlemeyen, sonunda kendisini bile anlayamaz.
Hayatın garip bir adaleti vardır. Acele etmez, bağırmaz, öfkelenmez. Sadece bekler… İnsan bazen yıllarca yaptığı yanlışlarla yürür; her şey yolunda gidiyor sanır. Sonra bir gün, hiç beklemediği bir anda, kader sessizce omzuna dokunur. İşte o dokunuş, bütün alkışlardan daha güçlüdür.
Bir zamanlar çevresinde kalabalıklar olanların, sessiz odalarda yalnız kaldığı günler gelir. Telefonların sustuğu, kapıların çalınmadığı, övgülerin yerini derin bir sessizliğin aldığı günler… O sessizlik, çoğu zaman insanın kendi vicdanıyla yaptığı en uzun konuşmadır.
Ne acıdır ki bazı dersler çok geç öğrenilir.
İnsan, bazen kırdığı bir gönlün ardından ağlar. Bazen küçümsediği bir insanın yokluğunu hisseder. Bazen de bir zamanlar küçümsediği tevazunun, aslında gerçek asalet olduğunu fark eder. Ama zaman geri dönmez. Söylenen söz, atılan ok gibidir; çıktığı yere geri gelmez.
Oysa hayatın en güzel insanları, en sessiz yürüyenlerdir.
Meyve yüklü dalların eğildiği gibi, bilgisi ve erdemi artan insanlar da alçakgönüllü olur. Kendilerini anlatmaya ihtiyaç duymazlar; yaptıkları iyilikler onların yerine konuşur. Gittikleri yerde iz değil, dua bırakırlar. Çünkü gerçek büyüklük, yüksekten bakmakta değil; eğilip bir insanın elinden tutabilmektedir.
Bugün çevremize baktığımızda, nice görkemli hayatların sessizce dağıldığını görüyoruz. Bir zamanlar adları dillerden düşmeyenler, şimdi eski bir fotoğrafın solmuş kenarında unutulmuş bir hatıraya dönüşmüş durumda. Buna karşılık, gösterişten uzak yaşayan nice güzel insan, öldükten sonra bile gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
Demek ki insanı yaşatan alkış değil, duadır.
Toprak, herkesi aynı sessizlikle bağrına basar. Ne zengini ayrı sever ne fakiri… Ne makam sahibine daha geniş yer açar ne de kibirliye ayrıcalık tanır. Son durak aynıdır; farklı olan yalnızca ardımızda bıraktığımız izdir.
Bir gün ardımızdan ne söylenecek?
"İyi insandı." mı?
Yoksa "Keşke biraz daha gönül kırmasaydı." mı?
İşte bütün mesele budur.
İnsan bazen en büyük yenilgiyi başkalarına değil, kendi nefsine karşı verir. Aynaya baktığında gördüğü yüzü alkışlarla büyütür ama vicdanının fısıltısını susturur. Oysa vicdan sustuğunda, insanın içinde en karanlık gece başlar.
Hayat, kimseye sonsuz bir iktidar, bitmeyen bir gençlik ya da tükenmeyen bir servet vaat etmedi. Hepimiz, zamanı dolunca bu uzun yolculuğun sonunda aynı kapıya varacağız. O kapıdan geçerken ne unvanlarımız bizimle gelecek ne de alkışlarımız. Yanımıza alabileceğimiz tek şey, iyiliklerimiz ve ardımızda bıraktığımız güzel hatıralar olacak.
İşte bu yüzden, insanın en güzel süsü tevazudur.
Bir gönlü incitmemek, bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlının duasını almak, bir dostun omzunda yük olmak yerine yükünü hafifletmek… Bunlar, dünyanın en büyük servetleridir. Çünkü sevgiyle yapılan hiçbir iyilik kaybolmaz; zamanı geldiğinde sahibine mutlaka geri döner.
Ve unutulmamalıdır ki…
Kibir, en yüksek ağacı bile kökünden deviren görünmez bir fırtınadır.
Tevazu ise en kurak toprağı bile yeşerten sessiz bir yağmur…
Hayatın sonunda insanlar ne kadar güçlü olduğumuzu değil, ne kadar insan kalabildiğimizi hatırlayacaklar.
Öyleyse gelin; makamımız büyüdükçe sesimizi alçaltalım. Bilgimiz arttıkça daha çok dinleyelim. Gücümüz çoğaldıkça merhametimizi büyütelim. Çünkü insanı yücelten, başkalarının üzerine çıkması değil; başkalarını da yanında yükseltebilmesidir.
Ve unutmayalım…
En hazin sonlar, düşmanının kurşunuyla değil; kendi kibrinin gölgesinde kaybolanların sonudur.
Toprağa düşen her yaprak bize aynı gerçeği fısıldar:
"İnsan, haddini bildiği kadar büyüktür."

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve medyakorkusuz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat dini chat islami chat