Muhammet karasu
Köşe Yazarı
Muhammet karasu
 

DEMİR TAHT UĞRUNA: SATILAN ŞÖVALYELER, SUSAN PARTİLİLER

Bir siyasi partinin kaderi, tahtın üzerinde kimin oturduğuyla değil, o tahta ulaşmak için hangi değerlerin feda edildiğiyle belirlenir. Güç, bazen bir siyasetçinin dün savunduğu ilkelerden vazgeçmesini siyasi başarı olarak gösterebilir. Dün ihanet sayılan davranışlar bugün siyasi zekâ, dün çıkarcılık denilen ilişkiler bugün stratejik ittifak olarak sunulabilir. Kimi bu düzenin kazananı olur, kimi ise yıllarca verdiği emeğin karşılığında sessizce kenara itilir. Game of Thrones dizisini izleyenler bilir. Lannister ailesinin hikâyesinde güç, yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz. Yasak ilişki, gizli ittifaklar ve tahtı koruma mücadelesi birbirine karışır. Ahlaki sınırlar zorlanır, sadakat yeniden tanımlanır ve güç uğruna en yakın ilişkiler bile siyasi hesapların parçası hâline gelir. Bugün parti içi siyaseti anlamak için de bazen bir kalenin kapısından içeri bakmak yeterlidir. Çünkü değişen yalnızca kostümlerdir. Eskinin lordları kalelerde, bugünün siyasi yöneticileri parti binalarında oturur. Eskinin şövalyeleri kılıç taşırdı, bugünün teşkilat veya örgütü emekçileri seçim meydanlarında bayrak taşır. Eskiden kaleyi ele geçirmek için ordular kurulurdu; bugün il ve ilçe başkanlıklarına, parti yönetimlerine, belediye başkan adaylıklarına ve meclis üyeliklerine ulaşmak için ittifaklar kurulur. SONUCU NE OLURSA OLSUN. Eskiden kralların etrafında sadık lordlar bulunurdu. Bugün de siyasi liderlerin çevresinde, kimi zaman fikirlerinden çok kişisel bağlılıklarıyla veya tehtitlele öne çıkan isimler yer alabilir. Ve bazen bütün bu mücadelenin merkezinde partiye hizmet etmek değil, Demir Taht'a oturmak vardır. Yıllarca aynı davaya inanan, aynı bayrağın altında mücadele eden insanlar var. Mahalle mahalle gezen, seçim dönemlerinde kapı çalan, sandık başında nöbet tutan, gecesini gündüzüne katan, kendi cebinden harcama yapan, partisinin bayrağını yağmurda ve soğukta taşıyan insanlar... Seçim kazanıldığında sevinci paylaşan, kaybedildiğinde ise ertesi sabah yeniden çalışmaya başlayan insanlar... Bunlar o partinin şövalyeleridir. Üstelik bu şövalyelerin çoğunun ne bir makamı ne de kişisel çıkar beklentisi vardır. Onları ayakta tutan şey, inandıkları siyasi düşünceye ve partilerinin temsil ettiğini düşündükleri değerlere duydukları bağlılıktır. Peki, kongre veya seçim zamanı geldiğinde ne olur? İl ve ilçe başkanlıkları konuşulmaya başlanır. Yönetim kurulu listeleri hazırlanır. Belediye başkan adaylıkları ve meclis üyelikleri gündeme gelir. Kim hangi sıraya yazılacak? Kim hangi makamı alacak? Hangi isim hangi güçlü kişinin desteğiyle öne çıkacak? Kimlerin önü açılacak, kimler sessizce kenara çekilecek? İşte tam bu noktada siyasi sadakatin gerçek değeri ortaya çıkar. Yıllarca emek veren bir şövalye, bir gecede liste dışı kalabilir. Dün karşı karşıya olunan bir isim tehtit ve şantajla, bugün siyasi hesapların gereği olarak en ön sıraya yerleştirilebilir. Dün partiye zarar vermekle suçlanan bir kişi, bugün yönetimin en yakın destekçilerinden biri hâline gelebilir. Dün partinin yükünü omuzlayan bir teşkilat veya örgütün emekçisi ise bugün yalnızca farklı düşündüğü için karar mekanizmalarından uzaklaştırılabilir. Elbette parti içindeki görevler yalnızca geçmiş emeğin karşılığı değildir. Liyakat, temsil kabiliyeti, siyasi birikim ve yönetim becerisi de önemlidir. Ancak kararların hangi ölçütlerle alındığı açıklanmıyorsa, kişisel yakınlıkların iğrençte olsa güç ilişkilerinin belirleyici olduğu kuşkusu doğar. Sorulması gereken soru şudur: Bir partinin geleceğini belirleyecek kadrolar, o partinin ilkelerine ve teşkilatın veya örgütün ihtiyaçlarına göre mi oluşturuluyor, yoksa lordların kendi tahtlarını koruma hesaplarına göre mi? Çünkü şövalyelerin emeğiyle yükselen bir siyasi yapı, o emeği kişisel iktidar pazarlıklarının malzemesine dönüştürmemelidir. Bir partide herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Ancak herkes aynı kişiye sadakat göstermek zorunda hissediyorsa orada parti içi demokrasi zayıflar. “Az olsun, benden olsun” anlayışıyla kurulan kaleler dışarıdan güçlü görünebilir. Fakat kendi içindeki eleştiriyi yok eden her kale, zamanla gerçeği görme yeteneğini kaybeder. Doğada altına benzeyen bazı TAŞLAR bulunur. ısıtıldığında zehirli arsenik bileşikleri açığa çıkarabilir. Parti içi siyasetteki kimi parlak vaatler de bu taşları hatırlatır. Kongre kürsülerinde birlik ve beraberlik konuşulur. Herkesi kucaklayan bir yönetim sözü verilir. Teşkilatın veya örgütün ortak akılla yönetileceği, kimsenin dışlanmayacağı, emeğin karşılıksız bırakılmayacağı anlatılır. Liyakat, adalet, şeffaflık ve parti içi demokrasi vurgulanır. Ancak kongre tamamlandığında, seçim kazanıldığında veya yönetim değiştiğinde bu sözlerin ne ölçüde hayata geçirildiğine bakmak gerekir. Parti yönetimindeki görevlendirmeler hangi ölçütlere göre yapılmaktadır? Yıllarca teşkilata veya örgüte emek vermiş üyelerin karar süreçlerine katılımı sağlanmakta mıdır? Aday belirleme süreçlerinde üyelerin ve delegelerin görüşleri gerçekten dikkate alınmakta mıdır? Eleştirel düşünceler parti içerisinde özgürce dile getirilebilmekte midir? Yönetim kadroları liyakate göre mi, yoksa kişisel sadakate göre mi şekillenmektedir? Bu soruların cevabı, siyasi söylemin gerçek değerini ortaya çıkarır. Çünkü kongre kürsüsünde parlayan her vaat, yönetim masasında aynı değeri taşımayabilir. Altın gibi parlayan bir siyasi söylemin değerini, alkışların yüksekliği değil, verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiği belirler. Bir siyasi partinin gücü yalnızca liderinden değil, ona inanan insanlardan gelir. Partinin makamları, imkânları ve teşkilat emeği, tahtın sahibine değil, o partinin ortak amaçlarına hizmet etmek içindir. DÜN DÜŞMAN, BUGÜN ŞÖVALYE Siyasette uzlaşma gereklidir. Farklı düşüncelere sahip insanların ortak bir hedef doğrultusunda bir araya gelmesi demokratik yaşamın doğal parçasıdır. Ancak dün birbirine ağır eleştiriler yönelten isimler bugün aynı yönetim masasına oturduğunda, parti üyelerinin sormaya hakkı vardır: Ne değişti? Gerçekten ortak bir siyasi anlayış mı oluştu? Geçmişteki görüş ayrılıkları hangi ilkeler üzerinden çözüldü? Partinin geleceği için yeni bir yol haritası mı belirlendi? Yoksa yalnızca makamların, yönetim listelerinin ve adaylıkların dağılımı mı değişti? Yoksa ilçe başkanlarını ve üyelerin çalışma aşkını kırmakmı? Dün partinin ilkelerine zarar vermekle suçlanan bir kişinin bugün kalenin en güvenilir şövalyesi olarak sunulması, tek başına yanlış bir ittifak kurulduğunu kanıtlamaz. Ancak bu dönüşümün gerekçesini açıklama sorumluluğunu doğurur. LORD SEÇİLMEK İÇİN BÜTÜN ŞÖVALYELER FEDA EDİLİR Mİ? Bir siyasi partinin gerçek karakteri, yalnızca seçim kazandığında değil, kendi içerisindeki anlaşmazlıkları nasıl yönettiğinde de ortaya çıkar. Eleştirenler hemen dışlanıyor mu? Adaylık isteyenlerden yalnızca kişisel sadakat mi bekleniyor? Farklı görüşteki üyelerin söz hakkı korunuyor mu? Kongre süreçlerinde herkes eşit şartlarda yarışabiliyor mu? Yıllarca emek vermiş insanlar, yalnızca bir güç grubuna yakın olmadıkları için karar süreçlerinden uzaklaştırılıyor mu? Yönetim kadroları oluşturulurken partinin ortak çıkarları mı, yoksa belirli kişilerin siyasi gelecekleri mi öncelik kazanıyor? Bu soruların her biri önemlidir. Çünkü bir lordun tahtı kazanması için bütün şövalyelerini feda etmesi, sonunda yöneteceği bir kale bıraksa bile o kalenin içerisindeki güveni yok edebilir. Bir siyasi parti yalnızca başkanlardan, yöneticilerden ve seçilmiş meclis üyesi temsilcilerden oluşmaz. O partinin görünmeyen bir ordusu vardır. Sabahın erken saatlerinde afiş asan gençler... Seçim günü sandık başından ayrılmayan görevliler... Mahalle toplantılarını organize eden teşkilat veya örgüt üyeleri... Partisinin başarısı için kendi zamanından, ailesinden ve ekonomik imkânlarından fedakârlık yapan gönüllüler... Bu insanlar çoğu zaman kürsülerde görünmez. Fotoğraf karelerinin merkezinde yer almaz. Kazanan listelerin ilk sıralarında isimleri bulunmaz. Ancak siyasi yapıların varlığını sürdürebilmesinde önemli bir rol oynarlar. Bu nedenle bir partinin gücü değerlendirilirken yalnızca yönetim kadrolarına bakmak yeterli değildir. Asıl önemli olan, teşkilatın veya örgütün kendisini o siyasi yapının eşit ve değerli bir parçası olarak görüp görmediğidir. Bir şövalyenin sadakati, lordun şahsına değil, inandığı davaya yönelik olabilir. Bu ikisini birbirine karıştıran bir yönetim anlayışı, eleştiriyi ihanet olarak görme tehlikesi taşır. DEMİR TAHTIN GERÇEK SAHİBİ KİM? İl ve ilçe başkanları değişebilir. Yönetim kurulları yeniden oluşturulabilir. Delegeler, adaylar ve seçilmiş temsilciler zaman içerisinde farklılaşabilir. Siyasi gruplar güç kazanabilir veya kaybedebilir. Ancak bir siyasi partinin kurumsal kimliği, yalnızca belirli kişilerin görev sürelerinden ibaret değildir. Partinin programı, tüzüğü, tarihi, ilkeleri ve ona emek veren üyeleri, yöneticiler değişse de varlığını sürdürebilir. Bu nedenle hiçbir yönetici, bulunduğu makamı kişisel mülkü olarak görmemelidir. Bir siyasi partinin yönetiminde görev alan kişiler, o partinin kurumsal yapısı ve üyeleri karşısında sorumluluk taşır. Demir Taht'a oturan kişi, partinin kendisi değil, belirli bir süre için yönetim sorumluluğunu üstlenen temsilcisidir. Mesele yalnızca bir kongre kazanmak veya yönetim listesinde çoğunluğu elde etmek değildir. Mesele, elde edilen yetkinin nasıl kullanıldığıdır. Bir partide başarı; kaç siyasi rakibin saf dışı bırakıldığıyla, kaç sadık ismin makam sahibi yapıldığıyla veya kaç farklı grubun tek bir lordun etrafında toplandığıyla ölçülemez. Başarı; teşkilatın veye örgütün güçlenmesiyle, üyelerin karar süreçlerine katılımıyla, parti içi demokrasinin işlemesiyle, liyakatin gözetilmesiyle ve kamuoyuna karşı sorumlulukların yerine getirilmesiyle değerlendirilmelidir. Bir parti başkanlığı koltuğunu kazanmakla, bütün teşkilatın veya örgütün güvenini kazanmak aynı şey değildir. Bir yönetim seçimle göreve gelebilir. Ancak üyelerle güven ilişkisini sürdürmek, seçim kazanmanın ötesinde sürekli bir sorumluluk gerektirir. Çünkü makamlar geçici, kurumsal sorumluluk kalıcıdır. Game of Thrones bize tek bir şeyi değil, pek çok şeyi anlatır. Ancak en çarpıcı derslerinden biri şudur: Taht uğruna verilen mücadele, zamanla tahtın neden var olduğunu unutturabilir. Parti içi siyasette de sorgulanması gereken tehlikelerden biri budur. Yönetim makamını ortak bir davaya hizmet etme sorumluluğu yerine kişisel iktidar alanı olarak görmek... Teşkilat veya örgütün emeğini yalnızca kongrelerde ve seçim dönemlerinde hatırlamak... Kendisine itiraz eden şövalyeyi düşman, her kararını alkışlayanı dost saymak... Geçmişte savunulan ilkeleri, değişen siyasi ittifaklara göre yeniden yorumlamak... Yıllarca aynı bayrağın altında mücadele etmiş insanları, bir yönetim listesi veya makam hesabı uğruna gözden çıkarmak... Bunların tamamı, siyasi partilerin yönetim anlayışında tartışılması gereken konulardır. Çünkü hiçbir lord sonsuza kadar tahtta kalmaz. Bugün kalenin kapısında bekleyenler yarın yönetim koltuğuna oturabilir. Bugün alkışlananlar yarın eleştirilebilir. Bugün güçlü görünen ittifaklar yarın dağılabilir. Bugün aynı masada oturan siyasi gruplar, yarın farklı saflarda yer alabilir. Ancak bütün bu değişimlerin ötesinde, partiye yıllarını vermiş insanların emeği ve kurumsal değerler varlığını sürdürür. Bir yönetici görevinden ayrıldığında geriye yalnızca kazandığı kongreler, oluşturduğu listeler veya kurduğu ittifaklar kalmaz. Geride, görev süresi boyunca nasıl bir yönetim anlayışı sergilediği de kalır. İnsanları bir arada mı tuttu, yoksa farklı görüşleri birbirinden mi uzaklaştırdı? Teşkilatın ortak aklına mı başvurdu, yoksa yalnızca kendisine yakın isimleri mi dinledi? Kendisinden sonra daha güçlü bir parti mi bıraktı, yoksa kişisel mücadelelerle yıpranmış bir teşkilat mı? İşte asıl değerlendirilmesi gereken sorular bunlardır. Demir Taht uğruna bütün şövalyelerinizi feda edebilirsiniz. Fakat bir gün arkanıza döndüğünüzde sizi savunacak kimsenin kalmadığını görebilirsiniz. Bir kongreyi kazanmakla, bütün partililerin güvenini kazanmak aynı şey değildir. Ve belki de bütün lordların kendilerine sorması gereken son soru şudur: “Ben bu partinin geleceği için mi taht istiyorum, yoksa kendi geleceğim için mi bu partiyi istiyorum?” Çünkü siyasi partiler lordların şahsi mülkü değildir. Lordlar gelir, lordlar gider; partinin ilkeleri, kurumsal kimliği ve ona gönül veren insanların emeği kalır. İl başkanlıkları, ilçe başkanlıkları, belediye başkan adaylıkları ve meclis üyelikleri... Hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir siyasi güç; halktan, partinin üyelerinden ve yıllarca o partiye emek vermiş insanlardan daha büyük değildir! Ve hiçbir Demir Taht, bir partinin ilkelerinden, ortak emeğinden ve geleceğinden daha değerli değildir.  
Ekleme Tarihi: 31 Ekim 2026 -Cumartesi

DEMİR TAHT UĞRUNA: SATILAN ŞÖVALYELER, SUSAN PARTİLİLER

Bir siyasi partinin kaderi, tahtın üzerinde kimin oturduğuyla değil, o tahta ulaşmak için hangi değerlerin feda edildiğiyle belirlenir.

Güç, bazen bir siyasetçinin dün savunduğu ilkelerden vazgeçmesini siyasi başarı olarak gösterebilir. Dün ihanet sayılan davranışlar bugün siyasi zekâ, dün çıkarcılık denilen ilişkiler bugün stratejik ittifak olarak sunulabilir. Kimi bu düzenin kazananı olur, kimi ise yıllarca verdiği emeğin karşılığında sessizce kenara itilir.

Game of Thrones dizisini izleyenler bilir. Lannister ailesinin hikâyesinde güç, yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz. Yasak ilişki, gizli ittifaklar ve tahtı koruma mücadelesi birbirine karışır. Ahlaki sınırlar zorlanır, sadakat yeniden tanımlanır ve güç uğruna en yakın ilişkiler bile siyasi hesapların parçası hâline gelir.

Bugün parti içi siyaseti anlamak için de bazen bir kalenin kapısından içeri bakmak yeterlidir.

Çünkü değişen yalnızca kostümlerdir.

Eskinin lordları kalelerde, bugünün siyasi yöneticileri parti binalarında oturur. Eskinin şövalyeleri kılıç taşırdı, bugünün teşkilat veya örgütü emekçileri seçim meydanlarında bayrak taşır. Eskiden kaleyi ele geçirmek için ordular kurulurdu; bugün il ve ilçe başkanlıklarına, parti yönetimlerine, belediye başkan adaylıklarına ve meclis üyeliklerine ulaşmak için ittifaklar kurulur. SONUCU NE OLURSA OLSUN.

Eskiden kralların etrafında sadık lordlar bulunurdu. Bugün de siyasi liderlerin çevresinde, kimi zaman fikirlerinden çok kişisel bağlılıklarıyla veya tehtitlele öne çıkan isimler yer alabilir.

Ve bazen bütün bu mücadelenin merkezinde partiye hizmet etmek değil, Demir Taht'a oturmak vardır.

Yıllarca aynı davaya inanan, aynı bayrağın altında mücadele eden insanlar var.

Mahalle mahalle gezen, seçim dönemlerinde kapı çalan, sandık başında nöbet tutan, gecesini gündüzüne katan, kendi cebinden harcama yapan, partisinin bayrağını yağmurda ve soğukta taşıyan insanlar...

Seçim kazanıldığında sevinci paylaşan, kaybedildiğinde ise ertesi sabah yeniden çalışmaya başlayan insanlar...

Bunlar o partinin şövalyeleridir.

Üstelik bu şövalyelerin çoğunun ne bir makamı ne de kişisel çıkar beklentisi vardır. Onları ayakta tutan şey, inandıkları siyasi düşünceye ve partilerinin temsil ettiğini düşündükleri değerlere duydukları bağlılıktır.

Peki, kongre veya seçim zamanı geldiğinde ne olur?

İl ve ilçe başkanlıkları konuşulmaya başlanır. Yönetim kurulu listeleri hazırlanır. Belediye başkan adaylıkları ve meclis üyelikleri gündeme gelir.

Kim hangi sıraya yazılacak?

Kim hangi makamı alacak?

Hangi isim hangi güçlü kişinin desteğiyle öne çıkacak?

Kimlerin önü açılacak, kimler sessizce kenara çekilecek?

İşte tam bu noktada siyasi sadakatin gerçek değeri ortaya çıkar.

Yıllarca emek veren bir şövalye, bir gecede liste dışı kalabilir. Dün karşı karşıya olunan bir isim tehtit ve şantajla, bugün siyasi hesapların gereği olarak en ön sıraya yerleştirilebilir.

Dün partiye zarar vermekle suçlanan bir kişi, bugün yönetimin en yakın destekçilerinden biri hâline gelebilir.

Dün partinin yükünü omuzlayan bir teşkilat veya örgütün emekçisi ise bugün yalnızca farklı düşündüğü için karar mekanizmalarından uzaklaştırılabilir.

Elbette parti içindeki görevler yalnızca geçmiş emeğin karşılığı değildir. Liyakat, temsil kabiliyeti, siyasi birikim ve yönetim becerisi de önemlidir.

Ancak kararların hangi ölçütlerle alındığı açıklanmıyorsa, kişisel yakınlıkların iğrençte olsa güç ilişkilerinin belirleyici olduğu kuşkusu doğar.

Sorulması gereken soru şudur:

Bir partinin geleceğini belirleyecek kadrolar, o partinin ilkelerine ve teşkilatın veya örgütün ihtiyaçlarına göre mi oluşturuluyor, yoksa lordların kendi tahtlarını koruma hesaplarına göre mi?

Çünkü şövalyelerin emeğiyle yükselen bir siyasi yapı, o emeği kişisel iktidar pazarlıklarının malzemesine dönüştürmemelidir.

Bir partide herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Ancak herkes aynı kişiye sadakat göstermek zorunda hissediyorsa orada parti içi demokrasi zayıflar.

“Az olsun, benden olsun” anlayışıyla kurulan kaleler dışarıdan güçlü görünebilir.

Fakat kendi içindeki eleştiriyi yok eden her kale, zamanla gerçeği görme yeteneğini kaybeder.

Doğada altına benzeyen bazı TAŞLAR bulunur. ısıtıldığında zehirli arsenik bileşikleri açığa çıkarabilir.

Parti içi siyasetteki kimi parlak vaatler de bu taşları hatırlatır.

Kongre kürsülerinde birlik ve beraberlik konuşulur.

Herkesi kucaklayan bir yönetim sözü verilir.

Teşkilatın veya örgütün ortak akılla yönetileceği, kimsenin dışlanmayacağı, emeğin karşılıksız bırakılmayacağı anlatılır.

Liyakat, adalet, şeffaflık ve parti içi demokrasi vurgulanır.

Ancak kongre tamamlandığında, seçim kazanıldığında veya yönetim değiştiğinde bu sözlerin ne ölçüde hayata geçirildiğine bakmak gerekir.

Parti yönetimindeki görevlendirmeler hangi ölçütlere göre yapılmaktadır?

Yıllarca teşkilata veya örgüte emek vermiş üyelerin karar süreçlerine katılımı sağlanmakta mıdır?

Aday belirleme süreçlerinde üyelerin ve delegelerin görüşleri gerçekten dikkate alınmakta mıdır?

Eleştirel düşünceler parti içerisinde özgürce dile getirilebilmekte midir?

Yönetim kadroları liyakate göre mi, yoksa kişisel sadakate göre mi şekillenmektedir?

Bu soruların cevabı, siyasi söylemin gerçek değerini ortaya çıkarır.

Çünkü kongre kürsüsünde parlayan her vaat, yönetim masasında aynı değeri taşımayabilir.

Altın gibi parlayan bir siyasi söylemin değerini, alkışların yüksekliği değil, verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiği belirler.

Bir siyasi partinin gücü yalnızca liderinden değil, ona inanan insanlardan gelir.

Partinin makamları, imkânları ve teşkilat emeği, tahtın sahibine değil, o partinin ortak amaçlarına hizmet etmek içindir.

DÜN DÜŞMAN, BUGÜN ŞÖVALYE

Siyasette uzlaşma gereklidir.

Farklı düşüncelere sahip insanların ortak bir hedef doğrultusunda bir araya gelmesi demokratik yaşamın doğal parçasıdır.

Ancak dün birbirine ağır eleştiriler yönelten isimler bugün aynı yönetim masasına oturduğunda, parti üyelerinin sormaya hakkı vardır:

Ne değişti?

Gerçekten ortak bir siyasi anlayış mı oluştu?

Geçmişteki görüş ayrılıkları hangi ilkeler üzerinden çözüldü?

Partinin geleceği için yeni bir yol haritası mı belirlendi?

Yoksa yalnızca makamların, yönetim listelerinin ve adaylıkların dağılımı mı değişti?

Yoksa ilçe başkanlarını ve üyelerin çalışma aşkını kırmakmı?

Dün partinin ilkelerine zarar vermekle suçlanan bir kişinin bugün kalenin en güvenilir şövalyesi olarak sunulması, tek başına yanlış bir ittifak kurulduğunu kanıtlamaz.

Ancak bu dönüşümün gerekçesini açıklama sorumluluğunu doğurur.

LORD SEÇİLMEK İÇİN BÜTÜN ŞÖVALYELER FEDA EDİLİR Mİ?

Bir siyasi partinin gerçek karakteri, yalnızca seçim kazandığında değil, kendi içerisindeki anlaşmazlıkları nasıl yönettiğinde de ortaya çıkar.

Eleştirenler hemen dışlanıyor mu?

Adaylık isteyenlerden yalnızca kişisel sadakat mi bekleniyor?

Farklı görüşteki üyelerin söz hakkı korunuyor mu?

Kongre süreçlerinde herkes eşit şartlarda yarışabiliyor mu?

Yıllarca emek vermiş insanlar, yalnızca bir güç grubuna yakın olmadıkları için karar süreçlerinden uzaklaştırılıyor mu?

Yönetim kadroları oluşturulurken partinin ortak çıkarları mı, yoksa belirli kişilerin siyasi gelecekleri mi öncelik kazanıyor?

Bu soruların her biri önemlidir.

Çünkü bir lordun tahtı kazanması için bütün şövalyelerini feda etmesi, sonunda yöneteceği bir kale bıraksa bile o kalenin içerisindeki güveni yok edebilir.

Bir siyasi parti yalnızca başkanlardan, yöneticilerden ve seçilmiş meclis üyesi temsilcilerden oluşmaz.

O partinin görünmeyen bir ordusu vardır.

Sabahın erken saatlerinde afiş asan gençler...

Seçim günü sandık başından ayrılmayan görevliler...

Mahalle toplantılarını organize eden teşkilat veya örgüt üyeleri...

Partisinin başarısı için kendi zamanından, ailesinden ve ekonomik imkânlarından fedakârlık yapan gönüllüler...

Bu insanlar çoğu zaman kürsülerde görünmez.

Fotoğraf karelerinin merkezinde yer almaz.

Kazanan listelerin ilk sıralarında isimleri bulunmaz.

Ancak siyasi yapıların varlığını sürdürebilmesinde önemli bir rol oynarlar.

Bu nedenle bir partinin gücü değerlendirilirken yalnızca yönetim kadrolarına bakmak yeterli değildir.

Asıl önemli olan, teşkilatın veya örgütün kendisini o siyasi yapının eşit ve değerli bir parçası olarak görüp görmediğidir.

Bir şövalyenin sadakati, lordun şahsına değil, inandığı davaya yönelik olabilir. Bu ikisini birbirine karıştıran bir yönetim anlayışı, eleştiriyi ihanet olarak görme tehlikesi taşır.

DEMİR TAHTIN GERÇEK SAHİBİ KİM?

İl ve ilçe başkanları değişebilir.

Yönetim kurulları yeniden oluşturulabilir.

Delegeler, adaylar ve seçilmiş temsilciler zaman içerisinde farklılaşabilir.

Siyasi gruplar güç kazanabilir veya kaybedebilir.

Ancak bir siyasi partinin kurumsal kimliği, yalnızca belirli kişilerin görev sürelerinden ibaret değildir.

Partinin programı, tüzüğü, tarihi, ilkeleri ve ona emek veren üyeleri, yöneticiler değişse de varlığını sürdürebilir.

Bu nedenle hiçbir yönetici, bulunduğu makamı kişisel mülkü olarak görmemelidir.

Bir siyasi partinin yönetiminde görev alan kişiler, o partinin kurumsal yapısı ve üyeleri karşısında sorumluluk taşır.

Demir Taht'a oturan kişi, partinin kendisi değil, belirli bir süre için yönetim sorumluluğunu üstlenen temsilcisidir.

Mesele yalnızca bir kongre kazanmak veya yönetim listesinde çoğunluğu elde etmek değildir.

Mesele, elde edilen yetkinin nasıl kullanıldığıdır.

Bir partide başarı; kaç siyasi rakibin saf dışı bırakıldığıyla, kaç sadık ismin makam sahibi yapıldığıyla veya kaç farklı grubun tek bir lordun etrafında toplandığıyla ölçülemez.

Başarı; teşkilatın veye örgütün güçlenmesiyle, üyelerin karar süreçlerine katılımıyla, parti içi demokrasinin işlemesiyle, liyakatin gözetilmesiyle ve kamuoyuna karşı sorumlulukların yerine getirilmesiyle değerlendirilmelidir.

Bir parti başkanlığı koltuğunu kazanmakla, bütün teşkilatın veya örgütün güvenini kazanmak aynı şey değildir.

Bir yönetim seçimle göreve gelebilir. Ancak üyelerle güven ilişkisini sürdürmek, seçim kazanmanın ötesinde sürekli bir sorumluluk gerektirir.

Çünkü makamlar geçici, kurumsal sorumluluk kalıcıdır.

Game of Thrones bize tek bir şeyi değil, pek çok şeyi anlatır.

Ancak en çarpıcı derslerinden biri şudur:

Taht uğruna verilen mücadele, zamanla tahtın neden var olduğunu unutturabilir.

Parti içi siyasette de sorgulanması gereken tehlikelerden biri budur.

Yönetim makamını ortak bir davaya hizmet etme sorumluluğu yerine kişisel iktidar alanı olarak görmek...

Teşkilat veya örgütün emeğini yalnızca kongrelerde ve seçim dönemlerinde hatırlamak...

Kendisine itiraz eden şövalyeyi düşman, her kararını alkışlayanı dost saymak...

Geçmişte savunulan ilkeleri, değişen siyasi ittifaklara göre yeniden yorumlamak...

Yıllarca aynı bayrağın altında mücadele etmiş insanları, bir yönetim listesi veya makam hesabı uğruna gözden çıkarmak...

Bunların tamamı, siyasi partilerin yönetim anlayışında tartışılması gereken konulardır.

Çünkü hiçbir lord sonsuza kadar tahtta kalmaz.

Bugün kalenin kapısında bekleyenler yarın yönetim koltuğuna oturabilir.

Bugün alkışlananlar yarın eleştirilebilir.

Bugün güçlü görünen ittifaklar yarın dağılabilir.

Bugün aynı masada oturan siyasi gruplar, yarın farklı saflarda yer alabilir.

Ancak bütün bu değişimlerin ötesinde, partiye yıllarını vermiş insanların emeği ve kurumsal değerler varlığını sürdürür.

Bir yönetici görevinden ayrıldığında geriye yalnızca kazandığı kongreler, oluşturduğu listeler veya kurduğu ittifaklar kalmaz.

Geride, görev süresi boyunca nasıl bir yönetim anlayışı sergilediği de kalır.

İnsanları bir arada mı tuttu, yoksa farklı görüşleri birbirinden mi uzaklaştırdı?

Teşkilatın ortak aklına mı başvurdu, yoksa yalnızca kendisine yakın isimleri mi dinledi?

Kendisinden sonra daha güçlü bir parti mi bıraktı, yoksa kişisel mücadelelerle yıpranmış bir teşkilat mı?

İşte asıl değerlendirilmesi gereken sorular bunlardır.

Demir Taht uğruna bütün şövalyelerinizi feda edebilirsiniz. Fakat bir gün arkanıza döndüğünüzde sizi savunacak kimsenin kalmadığını görebilirsiniz.

Bir kongreyi kazanmakla, bütün partililerin güvenini kazanmak aynı şey değildir.

Ve belki de bütün lordların kendilerine sorması gereken son soru şudur:

“Ben bu partinin geleceği için mi taht istiyorum, yoksa kendi geleceğim için mi bu partiyi istiyorum?”

Çünkü siyasi partiler lordların şahsi mülkü değildir.

Lordlar gelir, lordlar gider; partinin ilkeleri, kurumsal kimliği ve ona gönül veren insanların emeği kalır.

İl başkanlıkları, ilçe başkanlıkları, belediye başkan adaylıkları ve meclis üyelikleri...

Hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir siyasi güç; halktan, partinin üyelerinden ve yıllarca o partiye emek vermiş insanlardan daha büyük değildir!

Ve hiçbir Demir Taht, bir partinin ilkelerinden, ortak emeğinden ve geleceğinden daha değerli değildir.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve medyakorkusuz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.