Sivas Katliamı'nın 33. yılı: 2 Temmuz'dan bugüne tarikatlar, siyasal islam ve NATO
Sivas Katliamı'nın 33. yılı: 2 Temmuz'dan bugüne tarikatlar, siyasal islam ve NATO
Sivas Katliamı'nın 33. yılı: 2 Temmuz'dan bugüne tarikatlar, siyasal islam ve NATO
Sivas Katliamı'nın 33. yılı: 2 Temmuz'dan bugüne tarikatlar, siyasal islam ve NATO
Bugün 2 Temmuz. Türkiye'nin aydınlık birikimine yıllara yayılmış saldırıların belki de en açık, en karanlık örneklerinden biri yaşandı bundan tam 33 yıl önce.
2 Temmuz 1993'te Sivas'ta yaşanan katliam ülke tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak tarihte yerini aldı. O gün devlet seyretti, şeriat isteriz diyen bir güruh 35 yurttaşı herkesin gözleri önünde katletti. O günden geriye şeriatçı katilleri savunan iktidarlar ve katliamı zaman aşımına uğratan bir adalet kaldı.
Günlerce süren provokasyon çağrıları, otelin çevresine yapılan taş yığınakları katliamın önceden planlandığının en somut kanıtıydı.
Yaşanan katliamın 33. yılında Sivas Katliamı'nın ardındaki karanlık güçleri, yıkmaya çalıştıkları Türkiye'deki aydınlık, ilerici, cumhuriyetçi birikimi ve her seferinde bahsi geçen Gladio'yu ve onun sahibi NATO'yu konuşacağız.
NATO zirvesinin Türkiye'de yapılacağı günlerden geçerken 2 Temmuz'u gerçekleştirmek için tarikatlara alan açmış, aydın suikastlarını planlamış, siyasi cinayetlere imza atmış NATO'ya biraz daha yakından bakacağız.
TKP PM üyesi, siyasetçi, yazar Aydemir Güler ile 2 Temmuz'un Türkiye'nin siyasi ve toplumsal tarihinde neye tekabül ettiğini konuştuk.
'Sivas Katliamı 2002 seçimlerine giden yolda kilometre taşıdır'
Türkiye'de "tabandan gelen katliam"ın genel olarak olmadığını, özellikle de Sivas ölçeğinde bir kentte asla olmayacağını ifade eden Aydemir Güler, 1952'den bu yana bu ölçekte kanlı şokların ABD emperyalizminden, Türkiye'nin dâhil olduğu NATO'dan ve onun parçası kontrgerilladan bağımsız düşünülmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor.
"Kan ülkemizde siyasetin önemli kavşaklarının zorunlu unsuru olmuştur." diyen Aydemir Güler, "1993'te ülke hangi noktadaydı, sonrasında nereye yönlendi? Bizi doğru yanıta götürecek sorular bence bunlar" sorusuyla başlıyor söyleşimize.
12 Eylül'ün programının, darbe onuncu yılını doldurduğunda yarım kaldığı görüldü. Oysa büyük bir iddiayla yola çıkmıştı darbeciler; ve büyük sermaye ve emperyalistler… Türkiye'ye içkin, yapısal kriz dinamiklerini süpüreceklerdi. Çünkü dünya çapında yaşanmakta olan piyasa karşıdevrimine ekleneceksek, o zamanki tabirle '12 Eylül öncesine dönülemezdi.' AKP jargonunda buna 'eski Türkiye' diyorlar. Siz 'Cumhuriyet Türkiye'sinin tasfiyesi' diye anlayın… 1990'lara girildiğinde ezilmek istenen işçi, emekçi hareketi Bahar eylemleriyle, Zonguldak yürüyüşüyle, kamu emekçilerinin örgütlenmesiyle geri dönmüştü. Bir sınıf önderliği yoktu ufukta, ama emekçi devinimi sola da içinde nefes alıp vereceği bir atmosfer sunuyordu.
O dönemlerde piyasacılığın en önemli maddesini oluşturan özelleştirmelerin büyük ideolojik kampanyalara karşın yürümediğini ifade eden Aydemir Güler, aynı zamanda Türkiye'de toplumsal mücadelenin yine düzen tarafından geriletilemediğini ve Kürt siyasi hareketinin kitleselleşmesi gibi önemli detayları hatırlatıyor.
12 Eylül, dinci gericiliği yedek güç olmaktan çıkarıp düzenin temel rengi haline getirmeyi istemişti, ama bu hareketin doğrudan doğruya siyasi iktidar olması başka şeydi. Düzenin başat partileri egemen güçlerin derin kafa karışıklığını yansıtarak dağılırlarken dinci gerici parti yükseliyordu… Egemen güçler blokunun içindeki akıl dağılması şöyle özetlenebilir. Birincisi, kriz dinamiği olmaya başlayan güçleri kapsayarak, yani emekçi hareketine ve Kürt hareketine düzen içinde temsil sahası açarak sorunları hafifletmek ve bunun karşılığında liberalleşme vurgusuyla piyasacı çözümleri hızlandırmaktı. Bu, çeşitli denemeler ve fanteziler düzeyinde kaldı. Belki buradan çıkan en önemli sonuç, soldaki canlanmanın kökten dejenere olmasıdır. İkincisi ise 12 Eylül'ü tamamlamak için gaza basmaktı. Siyasette stratejik yol ayrımlarında karar el sıkışarak verilmez. Sivas yarım kalan işin katliamcı, şeriatçı bir faşizmle tamamlanması yönünde büyük bir hamledir. Başbakan Tansu Çiller'in desteği ve yardımcısı Erdal İnönü'nün çaresizliği bundan başka neyi gösteriyor olabilir? 2002 seçimlerine giden yolda bir kilometre taşıdır katliam.
Aydemir Güler
Çarklar dönsün diye: Cumhuriyet birikiminden ve toplumsal haklardan vazgeçiş
1970'lerden 90'lara uzanan süreçte, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi isimler ve Sivas'ta yitirdiklerimiz başta olmak üzere aydınlara, bilim insanlarına ve devrimcilere yönelik sistematik katliamlar, salt birer terör eylemi olarak değil, Türkiye'nin aydınlanma mücadelesine vurulan ideolojik bir darbe olarak okunuyor. Emperyalizmin, neoliberal politikalarla Türkiye'yi tamamen teslim alabilmesi ve toplumu piyasalaştırabilmesi için bu aydınlanmacı damarın kesilmesi şart mıydı sorusu geliyor akla. O zaman, bu sağcı ve siyasal İslamcı şiddet sarmalı sınıfsal olarak kime ve neye hizmet etti sorusu kalıyor geriye.
Ben de tam buraya gelecektim. Sözünü ettiğin aydın kırımından Türkiye'nin hafızasına ne kaldı? 'Faili meçhul', 'karanlık odaklar', 'yabancı güçler'… 'Tabandan gelen katliam' nasıl olmazsa, egemen güçlerin kıvrımlarına yerleşmeyen karanlık eylem de olmaz. Seri katil dizisi seyretmiyoruz ki! Türkiye'nin Cumhuriyetçi, laik aydınlarının hedef seçilmesi elbette maksatlıdır. Dinci gericilik; seçim platformundaki siyasi partisinden, emperyalizmin güdümüne girmiş ve devlete yerleşmiş cemaate, onu kollayan kontrgerillaya, düzenin dinselleştirilmesine onay veren parti ve kurumlara kadar geniş bir cephe olarak anlaşılmalıdır. O dönem Cumhuriyetçi saflarda yayılan akla ziyan slogan 'İmamlar İran'a' idi. Hiçbir şeyi açıklamamanın ötesinde, düşmanı daraltan ve tali bir dış faktöre bağlayan bu slogan gerçekleri karartmak için seçilmişti.
Aydemir Güler, aydınlanmacı denilen damarın ufkunun bu sloganla sınırlı kalmasının, bilinç düzeyinin anlaşılması için önemli bir veri olduğunu ifade ediyor. Ancak Türkiye'de emek ve aydınlanma mücadelesi bu bariyeri aşamadı. Aydemir Güler sözlerine şu şekilde devam ediyor:
Ne var ki, böyle bir damarın bile kesilmesi, laikliğin arkasındaki toplumsal kesimlere gözdağı verilmesi, etki alanını genişletmek isteyen bütün siyasi akımlara 'gericilik ortak paydasının' dayatılması için gerekliydi. Ortak payda Alevi hareketinin kimlikçileşmesiyle, solun tarikatları sivil toplum sayar olmasıyla, Kürt hareketinin kendi dinciliğine alan açmasıyla şekillendi… Toplu bir paketle karşı karşıyaydık. Türkiye kapitalizminin yola devam etmesi için Cumhuriyet'in kazanımlarından, yurttaşlıktan, emekçilerin hak arayışından, soldan arınmasına karar verilmişti. Bu kararı verenler sadece mollalar ve tetikçiler değildi. 12 Eylül'ü başta Vehbi Koç'un alkışladığını hatırlatalım…

Sivas'ta Madımak Oteli'nden çıkan ucu yanmış bir not. "Canım, şu anda dışarı polis, jandarma ve it kaynıyor. bir otelde mahsuruz. Binlerce it yürüyor
etrafımız sarıldı."
1990'lı yıllar, Sovyet sonrası Dünya'da Türkiye'nin pozisyon arayışı
Soğuk Savaş dönemindeki meşhur Yeşil Kuşak projesinden bugüne, ABD emperyalizminin ve NATO'nun Sovyetler'e ve Türkiye'deki komünizm tehlikesine karşı tarikatları ve cemaatleri birer paramiliter veya ideolojik aygıt olarak nasıl beslediği biliniyor. Bugün devlet aygıtının içine yerleşmiş, devasa holdinglere ve sermaye gruplarına dönüşmüş bu gerici tarikat ağlarının hâlâ emperyalizmle ve NATO ile organik bir bağı olduğunu söyleyebilir miyiz? Siyasal İslam'ın, iddia ettikleri gibi anti-emperyalist olma ihtimali var mıdır sorusuna geliyor sıra.
Aydemir Güler, egemen güçlerin homojen olmayan bir blok oluşturduklarına ve farklı yönlere çeken unsurların birlikteliğinden düzenin yönetilmesi gibi bir sonuç çıkarılması gerektiğinin altını çiziyor. Ama hal böyle olunca bir de kriz dinamikleri ortaya çıkıyor.
1990'larda düzenin içinde bayağı sert bir mücadele yaşandı. Bu mücadele, Sovyet sonrası dünyada Türkiye'nin yerinin ne olacağı sorusunun oluşturduğu fonda verilmiştir. Kısa süreliğine TSK içinden yükselen Avrasyacı arayışı ayrı tutarsak, NATO'culuk herkesi bağlamıştır. Tabii bunun detayları, nüansları olabiliyor, ama anti-emperyalizm bir detay değil. Ne büyük sermaye, ne İslamcılar, ne sosyal demokratlar için.
Buradaki nüansı ikiye ayıran Güler sözlerine şöyle devam ediyor:
Bunu ikiye ayırabiliriz. Birincisi, düzenin partileri emperyalizmden bağımsız olmak isteyen bir sosyal kesimi temsil etmiyorlar ki! İkincisi, böyle bir özerkleşmeyi, anti-emperyalist olmayı mümkün görenler, emperyalizmin ülkeye dışsal olduğunu varsaymış olurlar. Oysa muazzam, neredeyse mühendislik harikası diyebileceğimiz bir iç içelik var. Emperyalizm güçlü biçimde ilişkilendiği her ülkede sermayenin büyüğüne küçüğüne, devletin silahlı gücünden sağlık sistemine, akademiden düzen partilerine kadar her hücreye yerleşir. Hele dinci gericiliğin bu açıdan sahip olduğu tarihsel derinlik Cumhuriyet'in öncesine gider! Ama hem teorik dürüstlük, hem de siyasal mücadelemizin geleceğine duyduğumuz güven ve umuttan hareketle bir ek yapabiliriz. Türkiye'de emekçi yurtseverliği ve cumhuriyetçilik gün gelecek, öyle bir güce kavuşacak ki, bu sefer biz düzen güçlerinin kafalarını karıştıracağız. Bölünecekler, birbirlerine düşecekler, kimileri eski konumlarına ve sınıflarına ihanet edecek, saf değiştirecek. Ama tekrar edeyim, sadece ve sadece halkın mücadelesinin yan ürünü olarak…

TKP'nin Sivas Katliamı'nın 22. yılında düzenlediği eylemden bir kare.
Tarihsel olarak Vahdettinci güncel olarak NATO'cular
Bugün Türkiye'de bir yanda NATO'ya göbekten bağlı bir devlet yapısı, diğer yanda toplumsal yaşamı kuşatan tarikatlar var. Komünistlerin perspektifinden bakıldığında; Sivas'ın hesabını sorabilmek ve aydınlanma mücadelesini yeniden ayağa kaldırmak için bugünkü öncelik ne olmalıdır sorusu geliyor akla. Bir başka deyişle, NATO'dan çıkılsın talebi ile tarikatlar kapatılsın talebi arasında nasıl bir kopmaz bağ gördüğünü soruyoruz Aydemir Güler'e.
Bunlar tarihsel olarak Vahdettinci; bugün ise NATO'cu! Bakın, yeni Osmanlıcılık hep aynı. Ama AKP'nin birkaç yıl önceye kadarki yeni Osmanlı modeli ile bugünkü farklı. 'Trump-Barack farkı' diyebiliriz. İçeride güçlenen Erdoğan'ın, aslında geçmişte Davutoğlu formüle etmiş olsa da Amerikalıların hediyesi olan emperyalistlik fantezisi, Türkiye'nin dünyanın başlıca güç merkezleri arasındaki dengelere oynayıp kendi önünü açabileceği varsayımına dayanıyordu. Bu, hem emperyalizmin çok karmaşık ve yoğun bir rekabetten geçiyor olmasından hem de bizim jeostratejik konumlanışımızdan çıkan bir bonustu. Ama bitti işte. Tekrar parlamaz diyemeyiz, ama şu ara bitti…
Kapitalist Türkiye büyümesine büyüyor, ama denge oyununa kalktığınız ülkelerle aranızdaki farklılıklar daha büyük; bazı işler bizimkilerin boyunu aşıyor. Sonuçta bağımlılık karşılıklı olmuyor, oyun kazan-kazan olmuyor. Ayrıca içeride yıllardır, isterseniz 2013 Haziran'ından beri diyebiliriz, inişli çıkışlı seyreden bir yönetme krizi yaşanıyor. Bir noktadan sonra Erdoğan en ihtiyaç duyduğu şeyi, meşruiyeti almak için Atlantik ekseninde kendisine gösterilen sandalyeyi kabul etti.
Buradaki çelişkilerin bir yanıyla düzen siyasetinin normali olduğunu ifade eden Aydemir Güler, "Başka zaman olsa, bugün Bahçeli'nin denediği gibi afra tafralı bir söylemle işbirlikçiliği birlikte yürütmek mümkün olabilirdi. NATO'cu milliyetçilik budur zaten. Ama NATO'culukta gelinen nokta öyle bir şey ki, siyasi iktidar Türkiye'yi 1950'lerin Soğuk Savaş anti-komünizmine, 'Küçük Amerika olacağız' hattına götürmeye çalışıyor. Demagojiye alan kalmıyor açıkçası" diyor.
Peki tarikatlar? NATO'nun buraya yaptığı yatırımlar, Yeşil Kuşak projeleri ve Türkiye'de siyasal İslamcıların olmazsa olmazı olan Amerikancılığı?
Sözlerini şu şekilde tamamlıyor Güler:
Tarikatlar ancak doğucu, İslamcı-milliyetçi, mazlumdan yana bir demagojiyle kendilerini emperyalizmden ve NATO'dan uzak gösterebilirlerdi. Tamamen geçersiz bir seçenek bu. Bahçeli'ninki de tutmuyor zaten ve milliyetçi, faşist gelenekte kaynama bitmiyor…
Türkiye 1950'lere döndürülemez. Ama bu düzenin dinci gericiliği Vahdettin'in İngiliz askerine sığındığı günlere dönecek bu gidişle.
kaynak sol haber
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
