bizim mekan kurumsal web

Erdoğan savaş içinde savaş yürütüyor

Gündem 26.04.2026 - 10:22, Güncelleme: 26.04.2026 - 10:22
 

Erdoğan savaş içinde savaş yürütüyor

Erdoğan savaş içinde savaş yürütüyor

Tayyip Erdoğan her ne kadar “Ülkemizi savaşın dışında tutmakta kararlıyız” deyip dursa da, Türkiye savaşın tam ortasındadır. Yalnızca NATO üyeliğinin getirdiği askeri bağımlılık ilişkilerinden ve bunu tamamlayarak perçinleyen ekonomik bağımlılık ilişkilerinden dolayı değil. AKP’nin ABD emperyalizminin bölge planlarında aktif rol almaya dayalı dış politikası ve Erdoğan’ın şahsının Donald Trump yönetimiyle iyi geçinmeyi önceleyen özel tercihleri nedeniyle de Türkiye bu savaşta taraf, hedef ve yığınak noktası haline getirilmiştir. Trump yönetiminin ikinci döneminde emperyalist sistem hiyerarşisi her anlamda yeniden yapılandırılırken, Erdoğan da bu yeniden yapılanma sürecinde konumlanmak için hamle yapmaktadır. Türkiye resmen bir devletler arası savaşın içinde olmasa da, kasım ayından bu yana pek çok kez “meçhul” failler tarafından askeri olarak hedef alınarak ciddi kayıplar vermiştir. Provoke edilmekte, adım adım savaşın içine itilmektedir. Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan, yani İran’ı aşan çok daha geniş ölçekli bir savaşta Atlantik İttifakı’nın ön cephesi olmaya hazırlanmaktadır.  Ancak Türkiye’de yaşanan savaş bunun da ötesindedir. Saray iktidarı, yeni savaş düzenine adapte olurken, savaşı Türkiye’de yürüttüğü “iç savaş”a tercüme etmektedir. Türkiye siyaseti iki yıldır emperyalizmin yeni savaş düzeninin gerekleri doğrultusunda operasyona tabi tutulmakta, hem iktidar koalisyonu hem de muhalefet sürece uyumlu hale gelmeye zorlanmaktadır. Erdoğan liderliğindeki faşist iktidar koalisyonu “iç cephe” söylemiyle kendi içini yeniden düzenlerken, bu süreci muhalefetin etkisiz hale getirilmesi ve kitle pasifikasyonu için değerlendirmektedir. Bunun görünür yüzü, bir yandan CHP’nin kıskaca alınması bir yandan da Kürt hareketinin yeni müzakere süreci ile silahsızlanmaya ve muhalefetsizlik pozisyonuna itilmesidir. Ancak görünenin ötesinde etkisizleştirilmek istenen esasen proleterleşmiş Türkiye toplumudur. Ağır bir yoksullaştırma, yağma ve talan politikası yürüten Saray iktidarı, hem enflasyonda sıçrama hem de ekonomik durgunluk anlamına gelen savaş koşullarının sınıfsal çelişkileri ve hoşnutsuzluğu daha da şiddetlendirmesi karşısında işçi sınıfını siyasetsiz, örgütsüz ve hareketsiz kılmak istemektedir. Yanızca temsili siyaset alanındaki muhalefet aktörleri değildir hedef alınan. Sosyalist hareketten emek örgütlerine, gazetecilerden aydınlara halkın bağımsız sözünü, eylemini, örgütlenmesini büyütecek bütün bir toplumsal muhalefet alanı kıskaç altındadır. Muhalif toplumsal dokunun kendi varlığını büyüterek sürdürmesine imkan sunan ekonomik, sosyal, kültürel ortamın yok edilmesine dönük çok yönlü operasyonlar yürütülmektedir. Çünkü bu halk çeyrek asıra yakın süredir Erdoğan’ın iktidarı karşısında teslim bayrağını çekmemiştir ve o iktidarın toplumsal destek temelini giderek zayıflatan da sınıf eksenli hoşnutsuzluk, tepki ve direniş eğilimleridir. Bu ülkenin tek çıkışı da, Erdoğan’ın “savaş içinde savaş”ına karşı sınıf savaşıdır. Yani halkın hem emperyalist savaş karşısında hem de Saray’ın Türkiye içinde yürüttüğü savaş karşısında, seyirci ya da taraftar pozisyonundan çıkarılıp bağımsız devrimci bir taraf olarak örgütlenmesidir.  Türkiye savaşın içinde Türkiye, Atlantik İttifakı (NATO) ile olan askeri ve ekonomik bağımlılık ilişkileri dolayısıyla savaşın içindedir. Temmuz ayında NATO zirvesine ev sahipliği yaparak da bütün o özerkleşme söylemlerini anlamsızlaştıran biçimde yerini ve tarafını ortaya koymaktadır. Kürecik Radar Üssü, daha 2012’de İran ile yaşanacak bir savaşta İran füzelerinin NATO (dolayısıyla İsrail tarafından) izlenmesi amacıyla aktifleştirilmiştir. İncirlik Üssü, resmen bir ABD üssü olmasa da büyük bir ABD ve İngiltere askeri varlığı barındırmaktadır. Saray iktidarı Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Doğu Avrupa’nın yeni emperyalist stratejilere uyumlulaştırılmasında durumdan vazife çıkaran “Yeni Osmanlıcı” dış politikası ile ileri görevlere taliptir. “Rusya ve terör örgütleri” karşısında bölgesel savunma planı kararlarının alındığı 2023 NATO Litvanya zirvesinin ardından bu yönde adımlar atılmıştır. Kamuoyuna henüz yansımakla birlikte, Adana’da yeni bir NATO Çokuluslu Kolordusu ve Beykoz’da da bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulmaya başlanmıştır. Adana’daki kolordu NATO’nun güney bölgesi (Karadeniz, Akdeniz, Güney Kafkasya ve Kuzey Afrika) savunma planı kapsamında, Türkiye komutasında 40-50 bin kişilik bir NATO gücünü içerecek ve karargâhın kuruluşu 2028’de tamamlanacaktır. Beykoz’da ise yabancı bir heyetin ziyareti vesilesi ile, yeni bir Deniz Unsur Komutanlığı konuşlanacağı açığa çıkmıştır. Bu yeni komutanlık Ukrayna Çoklu Görev Gücü isimli, NATO’ya entegre bir birime bağlı olarak çalışacak, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası bölgedeki NATO çıkarlarına hizmet edecektir. Tüm bunlara ek olarak Tayyip Erdoğan (Saray), iktidarını sürdürebilmek için Trump’ın rızasını korumayı öncelemektedir, dolayısıyla daha fazla risk ve yük alma eğilimindedir. Bu temelde Türkiye “dosta düşmana” mesajını vermiş, savaşa çoktan dahil edilmiştir. Son birkaç ayda yaşananları kronolojik sırayla gözden geçirdiğimizde, kastedilen daha iyi anlaşılacaktır. 11 Kasım’da Türk Hava Kuvvetleri’ne ait C-130 tipi askeri kargo uçağı Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönerken Gürcistan üzerinde düştü. F16 mekanik yedek parçaları taşıdığı belirtilen uçağın içindeki 20 askeri personel yaşamını yitirdi. (Kıyaslama için: ABD’nin büyük ölçekli bir savaşta İran’ın neredeyse bütün bölgeyi hedef aldığı sert direnişi karşısında bir aylık can kaybı 13.) Kara kutu bulundu, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler uçağın düşüş nedeninin tespitinin en az iki ay süreceğini söylemişti. Yaklaşık 5 ay geçti, herhangi bir açıklama yok. Ya kaza nedeni tespit edilemedi ya da edildi de kamuoyuna açıklanmıyor. Her iki durum da sıkıntının büyüklüğüne işaret ediyor. (Doğu Perinçek, can kaybının 36 olduğunu ve uçağın bir İsrail saldırısı sonucu düştüğünü iddia etti.)  12 Aralık’ta Ukrayna’nın Çornomorsk Limanı’na demirleyen üç “ticari” Türk gemisi Rusya’nın düzenlediği saldırılarda hasar aldı. 15 Aralık 2025 günü Karadeniz’den gelerek Türk hava sahasına yaklaşan bir insansız hava aracı (İHA), F-16’lar tarafından Ankara yakınlarında düşürüldü. Milli Savunma Bakanlığı, Karadeniz’den çıkıp başkent Ankara’ya kadar salına salına gelen, bir nevi NATO ve TSK’nin hava savunma kapasitesini test eden ve Roketsan tesislerinin 15 km ötesinde düşürülen İHA olayı ile ilgili olarak bir güvenlik zafiyeti olmadığını söylese de bir hafta sonra yaşananlar bu sözün inandırıcılığını sorgulatacaktı. Sonrasında da Türkiye sınırlarının insansız hava ve deniz araçları tarafından ihlal edilmesi sıradanlaşacaktı.  23 Aralık 2025 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret eden Libya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Muhammed Ali Al-Haddad, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral El-Fatouri Gharbil, Askeri Üretim Otoritesi Başkanı Tuğgeneral Mahmud El-Fadavi, Genelkurmay Başkanının danışmanı Muhammed El-Asavi dahil sekiz kişiyi taşıyan Falcon 50 tipi jet Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Libya’ya doğru havalandıktan sonra Ankara’nın Haymana ilçesinde düştü. Kaddafi yönetiminin devrilmesinin ardından parçalanıp iç savaş sürüklenen, NATO ve Rusya çıkarlarının çatıştığı Libya’da, Türkiye NATO bünyesinde aktif rol almış ve Ankara’daki “kaza”da yaşamını yitiren Haddad, Türkiye yanlısı kanatta yer almıştı. 6 Ocak’ta ABD’nin arabuluculuğunda Paris’te düzenlenen görüşmeler sonucunda İsrail ile Heyeti Tahrir’uş Şam (HTŞ) anlaştı. HTŞ ertesi gün Suriye’nin güney hattını İsrail ordusuna bıraktıktan sonra kuzey ve doğuda Kürtlerin kontrolündeki yerleşimleri hedef almaya girişti. Paris görüşmelerinde HTŞ’yi yönlendiren Saray iktidarının açıktan desteklediği bu saldırılar 7 Ocak’ta Halep’in iki Kürt mahallesinde başlamıştı, 19 Ocak itibariyle Fırat’ın doğusunda Kürtlerin öncülüğündeki SDG güçleri kontrolünde bulunan tüm kentlere yönelik topyekûn bir savaşa dönüştü. PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın SDG’nin Irak’ta Haşdi Şabi’yle savaşması karşılığında HTŞ saldırılarını durdurma sözü verdiğini, Kürtlerin bunu kabul etmemesi üzerine HTŞ saldırılarının şiddetlendiğini açıklamıştı. ABD, Ocak 2025’te Suriye’de tarafları çatıştırmış bu çatışma sırasında süren pazarlıklar üzerinden Türkiye’nin, Şam’ın ve Kürtlerin yaklaşan İran savaşında ABD ve İsrail’e desteğini sağlamaya çalışmıştır. Kürtler bu teklife “evet” dememenin bedelini ABD’nin Türkiye ve HTŞ’ye yaktığı yeşil ışıkla öderken, Ocak 2025’te istediklerini büyük ölçüde alan Saray iktidarı ve Şam, eleştirilerini İran’a yönelterek taraflarını belli etmiştir. HTŞ topraklarını İsrail’e açıp, eleştiri oklarını İran’a, namlularını da Lübnan Hizbullahına çevirerek ev ödevini yapmaktadır.  ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasının ardından mart ayı içinde Türkiye hava sahası üzerinde İran’dan ateşlendiği öne sürülen 4 füze, Doğu Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İran bu füzelerin kendileri tarafından yollanmadığını belirtse de, gerçeği açığa çıkaracak olan füzelerin radar izleri açıklanmadı ve bu şaibeli olaylar üzerinden ABD-NATO cephesi Türkiye’nin İran karşısında savaşa müdahil olması yönünde basıncını artırdı. Bu gelişmeler gerekçe gösterilerek Türkiye’deki NATO üslerine yeni Patriot füzeleri yerleştirildi. 22 Mart’ta Katar’da kazaya uğradığı söylenen bir askeri helikopterde 1 TSK personeli ile 2 ASELSAN teknisyeni yaşamını yitirdi. İran’la savaş sürerken, TSK’nin savaşın tarafı olan Katar’da askeri eğitimleri sürdürmesi, “savaşın dışında kalma” söylemi ile çelişmektedir. 26 Mart’ta Karadeniz’de, İstanbul Boğazı açıklarında petrol yüklü bir gemi insansız araçla saldırıya uğradı. Hasar alan gemi bir Türk şirketine aitti ve Avrupa Birliği ile İngiltere’nin yaptırım listesinde yer alıyordu. Bu, Türkiye’nin “savaşa girmemiş” halidir. Ancak “savaşın dışında kalma” söylemi ile örtülmeye çalışılan bu halin çok ötesine geçileceği, Türkiye’nin adım adım İran ile sınırlı kalmayacak daha geniş kapsamlı bir çatışmanın ön cephe ülkesi haline getirildiği açıktır. Son birkaç aylık süreçte yaşananlar Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan geniş bir bölgede ısıtılan bu çatışmanın uyarı işaretleri olarak değerlendirilebilir. Yukarıda dökümünü verdiğimiz Karadeniz’deki bazı kazaları ve saldırıları da içeren askeri gelişmelerin yaşandığı süre boyunca Türkiye-Rusya ilişkileri giderek soğumuş, Erdoğan-Putin diyaloğu dört aydır kesilmiştir. Rusya’ya karşı izlenen ikili politika terk edilirken, Türkiye Rusya’yı karşısına alacak şekilde safını netleştirmektedir. Savaşın güncel cephesinde ise Saray iktidarı İran savaşında tarafsız değil açıkça taraftır. ABD ve İsrail emperyalist-Siyonist çıkarlar doğrultusunda hareket ettiklerini gizlemeden, hiçbir haklı ya da hukuki gerekçe ortaya koymadan hareket etse de resmi açıklamalarda İran sorumlu tutulmakta, ABD’ye ya da Donald Trump’a tek söz söylenmemektedir. Türkiye adına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Körfez Arap Monarşileri ile birlikte yayımladıkları Riyad Bildirisi’nde “İran’ın uluslararası hukuka aykırı olarak bölge ülkelerini hedef alan saldırılarını durdurması” istenmiştir. Bu utanç verici bildiriye atılan imzayı savunan Fidan, İsrail’in de eleştirildiğini söylese de eleştiri İran’la değil İsrail’in Lübnan ve Filistin topraklarına yönelik saldırıları ile ilgilidir. NATO üyesi İspanya’nın ABD’ye karşı açıktan tutum aldığı ve Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinin kendisini desteklemeyişinden şikayet ettiği yerde, AKP bir NATO üyesi olmanın gereğinin ötesinde ABD’ye ve Trump’a bağlılıkla hareket etmekte, İsrail ile esasen aynı kampın rakip güçleri olarak karşı karşıya gelmektedir. Öte yandan İran savaşı, ABD’nin planladığı gibi başlamış ama İran’ın gösterdiği direnç ve diğer NATO unsurlarının ABD’yle birlikte hareket etmekten imtina etmesi üzerine bir ay içinde kendi gerçekliğini dayatan, sonu belirsiz ve uzayan bir çatışmaya dönüşmüştür. Trump’ın en fazla 4-6 haftada bitirmeyi vadettiği savaş beşinci haftasına girerken, daha yıkıcı biçimde yayılma eğilimine girmiştir. Savaş ABD askeri cihazının karşı konulmazlığı mitini bir kez daha zedelemiş, Iraklı milislerin ve Lübnan Hizbullahı’nın ardından Yemenli Husilerin de savaşa dahil olması ve Trump’ın olası bir kara operasyonu için birlikleri Körfez ülkelerine yönlendirmesi ile savaşta yeni bir aşamaya geçilmiş, şimdiden bütün dünyayı etkileyen ve etkisi uzun vadede giderilemeyecek ekonomik sonuçlar üretmiştir. Küresel ölçekte enflasyonda artış ve durgunluk eğilimi tetiklenmektedir. Enerji arzındaki kesinti nedeniyle yeni bir “büyük kapanma”nın gündeme getirilmesi, Körfez’den helyum tedarikinin kesilmesi ile mikroçip üretiminin orta ve uzun vade maliyetlerinin tırmanması, uluslararası bankacılık sisteminin sinir ağı olan Kızıldeniz fiberoptik hattının hedef alınması olasılığı sistemin kavradığımızdan daha kırılgan olduğunu göstermektedir. Bu kırılganlık emperyalist saldırganlığı frenlemek yerine tırmandırmakta, kontrol ve hakimiyet hedefli askeri stratejiler ilerletilmektedir.  Bu bağlamda 7-8 Temmuz 2026’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye, “konukseverliği” nedeniyle değil, Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da NATO’nun ön cephe ülkesi olarak görevlendirildiği için seçilmiştir. Bugün İran savaşı ve NATO zirvesi nedeniyle antiemperyalist mücadeleyi önlerine koyan devrimciler ise, basitçe bir “dış düşmana” karşı mücadele etmemektedir. Yeni sömürgecilik ilişkilerinin geldiği düzey, gizli işgal yoluyla saklanılan hakikati daha da görünür kılmaktadır. Yani ülkedeki siyasi, askeri, ekonomik egemenlik ilişkilerinin emperyalizmle entegrasyon düzeyi, proleterleşmiş Türkiye toplumunun hak ve özgürlük mücadelelerine doğrudan anti-emperyalist bir içerik katmaktadır. Savaş içerde Türkiye siyaseti, yakın geçmişte emperyalizmin bölgesel ihtiyaçları doğrultusunda birden fazla kez operasyona tabi tutulmuştur. Bundan önceki yakın örnek ABD’nin Irak’ı işgale hazırlandığı dönemde uyumlu bir iktidar yaratmak için Devlet Bahçeli (MHP) marifetiyle Ecevit hükümetinin düşürülüp, AKP’yi iktidara taşıyacak 2002 erken seçimlerinin yaptırılması, sonrasında da ABD’nin Irak’ı işgali sürecine uyumsuzluk gösteren TSK’nin AKP-Cemaat eliyle operasyonlara tabi tutulmasıdır. Bu operasyonlar eski kontrgerilla yapılanmasının tasfiyesi ile sonuçlanmış, yeni kontrgerilla adayı Cemaat yapılanması ise iktidar içi çatışma ile tasfiye edilmiştir. 15 Temmuz 2016’dan bu yana derme çatma bir kontgerilla yapılanmasıyla gün kurtarılmıştır. 2023 NATO Litvanya zirvesinde Rusya ve İran liderliğindeki Direniş Ekseni’ni hedefe koyan planlamalar ve 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı’nın ardından da kaçınılmaz olarak Lübnan ve Suriye eşiklerinden geçecek şekilde ufukta beliren ABD-İran savaşı, bir kez daha bölge ve Türkiye siyasetinin yeniden şekillendirilmesini kaçınılmaz kılmıştır.  Erdoğan’ın Eylül 2024’te BM Zirvesi vesilesi ile gittiği ABD’deki temaslarının ardından Türkiye siyasetinde, basitçe “iç dinamiklerle” açıklamakta zorlandığımız yeni bir süreç başlamıştır. Erdoğan’ın 1 Ekim 2024 tarihindeki TBMM açılış konuşmasında, yaklaşan savaş tehdidi karşısında “iç cepheyi sağlam tutma” vurgusunu yapmış, devamında bir yandan ülkenin birinci partisi konumundaki CHP’yi, onun cumhurbaşkanı adayını ve belediyeleri hedef alan operasyonlar başlamış diğer yandan da Kürt hareketini silahsızlandırmaya ve etkin muhalefet konumunun dışında tutmaya yönelik yeni bir müzakere süreci başlamıştır. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile sonuçlanan soruşturma, bir Erdoğan-Trump görüşmesi sonrasında açılmış, ABD’li Senatör Chris Murphy de “Trump ve Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinin ardından İmamoğlu’nun cezaevine gönderilmiş olması tesadüf değil. Muhtemelen Trump tarafından onaylandı ve yeşil ışık yakıldı” demiştir. Trump’ın övgülere boğduğu Erdoğan, bu övgüleri ve desteği hak edecek biçimde Trump’ın sözünden çıkmamaktadır. Trump bunu 27 Mart’ta “Türkiye bence harikaydı. Aslında hem harikaydı hem de onlardan yapmamalarını istediğimiz şeylerden uzak durdular. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan büyük bir lider” sözleriyle teyit etmiştir. NATO’nun iç ilişkileri dahil emperyalist sistem hiyerarşisi yeniden şekillenirken, AKP Türkiye’si de ABD’nin gösterdiği hizada duran bir NATO üyesi olarak çok yönlü bir yeniden şekillenmeye zorlanmaktadır. Bu yeniden şekillenme sürecinin muhalefet cephesindeki diğer ayağı da Kürt hareketini bölge ölçeğinde silahsızlandırma ya da sistemle uyumlulaştırma, Türkiye içinde de ana muhalefetten ayıracak şekilde muhalefetsizlik pozisyonuna zorlama biçiminde yaşanmaktadır. Süreç başından bu yana iktidarın bu istekleri doğrultusunda ilerlemiş, Kürt hareketinin karşılığında şart olarak sunduğu “demokratikleşme ve hukuki zeminin oluşması” bağlamında ise henüz bir adım atılmamıştır. İktidarın böylesi bir kapasitesinin ve niyetinin olmaması, “Komisyon Raporu”nda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymanın bile istihbarat ve kolluğun silahlı mücadelenin zihinlerden de çıkarıldığına ikna olması şartına, yani işin doğrusu Erdoğan’ın keyfine bırakılması süreci kaçınılmaz bir tıkanma noktasına ve gerilimin eşiğine getirmiştir. Kürt hareketi gerek silahlı gerek yasal alandan yaptığı açıklamalarla İran savaşının oluşturduğu basınca işaret etmekte, PKK liderleri barışı tercih ettiklerini ancak çatışmaya da hazır olduklarını söylemekte, hareketin temsilcileri Newroz gösterilerindeki kitlesel katılımı da arkalarına alarak iktidarı artık adım atmaya çağırmaktadır. Savaş koşullarını Allah’ın yeni bir lütfu sayan iktidarınsa Türkiye’ye ne demokrasi ne barış ne de ekmek gibi bir vaadi var. Halkın zorlamasıyla mecbur bırakılmadıkça muhalefet örgütleri ya da halk lehine bir adım atmayacaktır. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar giderek genişlemekte, Newroz sonrasında düzenlenen ev baskınları ve gözaltılarda olduğu gibi Kürtlere de sopanın ucu gösterilmekte, iktidar etkin bir muhalefet gücü görmek istememektedir.  Öte yandan operasyonlar yalnızca muhalefeti etkisiz hale getirmeye yönelik değildir. İktidar koalisyonunun içine yönelik olarak da kimisi sessiz sedasız kimisi kaçınılmaz olarak gürültülü biçimde bir iç dizayn operasyonu sürmektedir. Adalet ve İçişileri Bakanları’nın değiştirilmesi, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı yapılması saldırıların tırmanacağının ve iç dizayn işinin yargı eliyle yapılacağının işaretiydi. Türkiye ekranlarda CHP’li Uşak Belediye Başkanı’nın otel baskınıyla gözaltına alınışını izlerken, önceki gün de eski AKP milletvekili ve eski MÜSİAD Başkanı Bayram Ali Bayramoğlu, Sermaye Piyasası Kurulu’nun suç duyurusu nedeniyle gözaltına alınıp gürültüsüz şekilde tutuklanmıştı. Yine bugünlerde MHP içi kavga su yüzüne çıktı ve MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter istifasını açıkladı. MHP’de kamuoyu önünde vur emirleri vermesiyle ve Bahçeli’nin konuşma metinlerini hazırlamasıyla bilinen diğer genel başkan yardımcısı Semih Yalçın’la birlikte hareket eden ve Sedat Peker’e yakınlığıyla bilinen Yönter’in istifasını geniş bir parti içi tasfiyenin izlemesi muhtemel. Habertürk/Mehmet Akif Ersoy ile başlayan uyuşturucu operasyonlarından MHP’li mafya Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ın ortalıktan kaybolmasına ve iktidar partilerinin içini düzenlemeye dönük operasyonlara tüm bu gelişmeler de, bugünün konjonktürüne denk düşen özel bir bağlamda düşünülebilir. NATO ekseninde bir yeniden yapılanma süreci yalnızca kolordular, komutanlıklar ve üsler düzeyinde askeri ilişkilerin değil, bütün ilişkileriyle kontrgerillanın da yeniden yapılandırılmasını getirmektedir. 2016’da parçalanan yapı yeni koşullarda emperyalist siyasetin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden inşa edilmekte ve bu süreçte askeri ve istihbari unsurların yanı sıra sivil unsurlara da çekidüzen verilmektedir. Halkın savunmasını örgütleyelim  Saray, emperyalizmin ve sermayenin hizmetinde, savaş koşullarını Türkiye toplumunun direniş eğilimlerini baskılamak, onu siyasetsiz, örgütsüz ve hareketsiz kılmak için değerlendirmekte, iki yıldır özel bir saldırı ve imha programı işletmektedir. Saldırı programının hedefinde esasen şu ya da bu parti veya şu ya da bu aday değil halk vardır. Temsili siyasetin aktörleri engellenebilir, tutuklanabilir, etkisiz hale getirilebilir, yıllardır da böyle olmaktadır ancak esas olan halkın direnişidir ve yine yıllardır bu ülkenin Erdoğan’a teslim olmamasının arkasında yok edemediği toplumsal direnç yatmaktadır. 2024’te seçim haritasını değiştiren, Erdoğan’ın taban desteğini giderek eriten ve muhalefete yükseliş zemini sunan bu toplumsal direnç, sınıf eksenli hoşnutsuzluk, tepki ve direniş eğilimlerinden beslenmektedir. Savaş şimdiden bu sınıfsal hoşnutsuzluğu daha da büyütecek sonuçlar üretmiştir.  İran savaşı küresel ölçekte akaryakıt, gübre ve polietilen fiyatlarını yükseltmiştir. Bu da pandemi ve Ukrayna savaşı ile iki kez sıçrama yaşayan gıda, enerji ve imalat maliyetlerinde ve buna bağlı olarak tırmanan yaşam pahalılığında üçüncü bir sıçrama aşamasında olduğumuza işaret etmektedir. Petrol ve doğalgazda büyük ölçüde dışa bağımlı olan ve AKP’li yıllarda gıdada da dışa bağımlı hale getirilen Türkiye, bu etkiyi dünya ortalamasının üstünde yaşamaktadır. Saray iktidarı, ABD-NATO ilişkileri ekseninde Rusya ve İran’ı karşısına alarak, enerji tedariğinde ülkeyi riske atmaktadır. Türkiye halihazırda OECD ülkeleri içinde gıda enflasyonunda birinci sıradadır. Yoksullaşmanın ve yetersiz beslenmenin bir göstergesi olarak patates tüketimi tırmanışa geçmiştir. Akaryakıt, elektrik ve doğalgazda eşel-mobil sistemi ve devletin diğer dengeleme araçları da işe yaramamakta, enerji şirketleri yeni zamların yapılmasını istemektedir. Artan enerji ithalatı giderlerinin de etkisiyle cari denge zorlanmakta, beklenen faiz indirimleri ertelenmekte, finansman sorun yaşayan küçük-orta ölçekli işletmeler iflasa sürüklenmekte, Türkiye yüksek enflasyonla birlikte ekonomik durgunluğu, yani yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik oranlarını aynı anda yaşayacağı bir evreye girmektedir. Üstelik bunlar savaşın ilk aşamadaki etkileridir ve savaş şu an sonlansa bile sanayi açısından gerekli pek çok girdi açısından yıllar içinde ancak giderilebilecek kesintiler oluşmuştur ve stokların erimesi ile maliyetler katlanarak artacaktır.  Türkiye, Saray iktidarının emperyalizm işbirlikçisi ve sermaye yanlısı politikaları nedeniyle giderek katmanlı hale gelen bir savaş tehdidi, yoksullaşma ve toplumsal kriz sürecindedir. Emperyalizmin ve sermayenin çıkarları, halkların barış içinde yaşamasını ve egemenlik haklarını tehdit ederken, bunun somut karşılığı can güvenliğinin yanı sıra, enerji ve gıda güvenliğinin ortadan kalkması, ücretleri sürekli eriten bir yaşam pahalılığı, emeklilik hakkının ya da emeklilerin yaşam hakkının fiilen ortadan kalkması, barınma, eğitim, sağlık, bakım krizi, kentlere ve doğaya yönelik yağmanın dizginsizleştirilmesidir. Örgütlü muhalefet güçlerinin bütün özne sorunlarına karşın bu saldırılar emeklilerin sokağa taşan ve yeni örgütlenme-mücadele kanalları arayan öfkesinde, yargı ve kolluk şiddetine rağmen dört yanda uç veren yeni tipte militan işçi direnişlerinde, iktidarla burun buruna yürütülen kent ve ekoloji mücadelelerinde, üniversiteli ve liseli gençliğin yoksulluğa ve gelecekesizleştirmeye karşı mücadelelerinde, kadın hareketinin 8 Mart’ta yine meydanları dolduran mücadelesinde yanıtlarını almaktadır. Sınıfın örgütsüz ve siyasetsiz bırakılması nedeniyle gerçek potansiyeline göre çok sınırlı ölçüde harekete dönüşebilen yaygın hoşnutsuzluk ve tepkisi daha da büyüyecektir. Tepemize bombalar düşmese bile, savaş, bir avuç sermayedarın kasasını doldururken geniş halk kesimlerinin yaşam hakkını elinden alacak, sermayenin kâr amaçlı üretim mantığı enerji ve gıda alanlarında apaçık görüldüğü gibi halkın en temel ihtiyaçlarına erişimini engelleyecektir. Başta da belirttiğimiz gibi tek çıkar yol, emperyalist savaşa ve işbirlikçi Erdoğan iktidarının “savaş içinde savaş”ına karşı sınıf savaşıdır. Bir başka deyişle halkın savunmasının örgütlenmesidir. Gıda, enerji, barınma, emeklilik, ücretler, kent-ekoloji, eğitim ve sağlık alanları başta olmak üzere sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği bütün alanlarda toplumsal çıkarları sermaye çıkarlarının ve emperyalist-işbirlikçi politikaların karşısına diken toplumsal haklar mücadelesi, emperyalizme ve faşizme karşı halk savunmasının toplumsallaşma kanalıdır da. Önümüz 1 Mayıs, iki ay sonrasında da NATO zirvesi var. (1 Mayıs’ı sonraki yazıda ayrıca tartışacağız.) Muhalefetin düzen içi aktörlerinin ve bunların güdümündeki geleneksel inisiyatif merkezlerinin, sınıfsal tercihleri ve yapısal çelişkileri nedeniyle geride duracağı ya da pasifist bir tutum sergileyeceği bu iki uğrakta devrimci siyasetin ileri inisiyatifler alması gereklidir ve mümkündür. Devrimci iddia, sınıf savaşları her boyutuyla şiddetlenirken işçi sınıfını kendi bağımsız siyasetiyle ve etkin bir güç olarak sahneye çıkarmak, halkın direniş eğilimlerini emperyalizmin ve faşizmin karşısında bir halk savunmasında seferber etmek için toplumsal gerçeklikle buluşturulmalıdır. kaynak; sendika.org
Erdoğan savaş içinde savaş yürütüyor

Tayyip Erdoğan her ne kadar “Ülkemizi savaşın dışında tutmakta kararlıyız” deyip dursa da, Türkiye savaşın tam ortasındadır. Yalnızca NATO üyeliğinin getirdiği askeri bağımlılık ilişkilerinden ve bunu tamamlayarak perçinleyen ekonomik bağımlılık ilişkilerinden dolayı değil. AKP’nin ABD emperyalizminin bölge planlarında aktif rol almaya dayalı dış politikası ve Erdoğan’ın şahsının Donald Trump yönetimiyle iyi geçinmeyi önceleyen özel tercihleri nedeniyle de Türkiye bu savaşta taraf, hedef ve yığınak noktası haline getirilmiştir. Trump yönetiminin ikinci döneminde emperyalist sistem hiyerarşisi her anlamda yeniden yapılandırılırken, Erdoğan da bu yeniden yapılanma sürecinde konumlanmak için hamle yapmaktadır. Türkiye resmen bir devletler arası savaşın içinde olmasa da, kasım ayından bu yana pek çok kez “meçhul” failler tarafından askeri olarak hedef alınarak ciddi kayıplar vermiştir. Provoke edilmekte, adım adım savaşın içine itilmektedir. Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan, yani İran’ı aşan çok daha geniş ölçekli bir savaşta Atlantik İttifakı’nın ön cephesi olmaya hazırlanmaktadır. 

Ancak Türkiye’de yaşanan savaş bunun da ötesindedir. Saray iktidarı, yeni savaş düzenine adapte olurken, savaşı Türkiye’de yürüttüğü “iç savaş”a tercüme etmektedir. Türkiye siyaseti iki yıldır emperyalizmin yeni savaş düzeninin gerekleri doğrultusunda operasyona tabi tutulmakta, hem iktidar koalisyonu hem de muhalefet sürece uyumlu hale gelmeye zorlanmaktadır. Erdoğan liderliğindeki faşist iktidar koalisyonu “iç cephe” söylemiyle kendi içini yeniden düzenlerken, bu süreci muhalefetin etkisiz hale getirilmesi ve kitle pasifikasyonu için değerlendirmektedir. Bunun görünür yüzü, bir yandan CHP’nin kıskaca alınması bir yandan da Kürt hareketinin yeni müzakere süreci ile silahsızlanmaya ve muhalefetsizlik pozisyonuna itilmesidir. Ancak görünenin ötesinde etkisizleştirilmek istenen esasen proleterleşmiş Türkiye toplumudur. Ağır bir yoksullaştırma, yağma ve talan politikası yürüten Saray iktidarı, hem enflasyonda sıçrama hem de ekonomik durgunluk anlamına gelen savaş koşullarının sınıfsal çelişkileri ve hoşnutsuzluğu daha da şiddetlendirmesi karşısında işçi sınıfını siyasetsiz, örgütsüz ve hareketsiz kılmak istemektedir. Yanızca temsili siyaset alanındaki muhalefet aktörleri değildir hedef alınan. Sosyalist hareketten emek örgütlerine, gazetecilerden aydınlara halkın bağımsız sözünü, eylemini, örgütlenmesini büyütecek bütün bir toplumsal muhalefet alanı kıskaç altındadır. Muhalif toplumsal dokunun kendi varlığını büyüterek sürdürmesine imkan sunan ekonomik, sosyal, kültürel ortamın yok edilmesine dönük çok yönlü operasyonlar yürütülmektedir. Çünkü bu halk çeyrek asıra yakın süredir Erdoğan’ın iktidarı karşısında teslim bayrağını çekmemiştir ve o iktidarın toplumsal destek temelini giderek zayıflatan da sınıf eksenli hoşnutsuzluk, tepki ve direniş eğilimleridir. Bu ülkenin tek çıkışı da, Erdoğan’ın “savaş içinde savaş”ına karşı sınıf savaşıdır. Yani halkın hem emperyalist savaş karşısında hem de Saray’ın Türkiye içinde yürüttüğü savaş karşısında, seyirci ya da taraftar pozisyonundan çıkarılıp bağımsız devrimci bir taraf olarak örgütlenmesidir. 

Türkiye savaşın içinde

Türkiye, Atlantik İttifakı (NATO) ile olan askeri ve ekonomik bağımlılık ilişkileri dolayısıyla savaşın içindedir. Temmuz ayında NATO zirvesine ev sahipliği yaparak da bütün o özerkleşme söylemlerini anlamsızlaştıran biçimde yerini ve tarafını ortaya koymaktadır. Kürecik Radar Üssü, daha 2012’de İran ile yaşanacak bir savaşta İran füzelerinin NATO (dolayısıyla İsrail tarafından) izlenmesi amacıyla aktifleştirilmiştir. İncirlik Üssü, resmen bir ABD üssü olmasa da büyük bir ABD ve İngiltere askeri varlığı barındırmaktadır. Saray iktidarı Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Doğu Avrupa’nın yeni emperyalist stratejilere uyumlulaştırılmasında durumdan vazife çıkaran “Yeni Osmanlıcı” dış politikası ile ileri görevlere taliptir. “Rusya ve terör örgütleri” karşısında bölgesel savunma planı kararlarının alındığı 2023 NATO Litvanya zirvesinin ardından bu yönde adımlar atılmıştır. Kamuoyuna henüz yansımakla birlikte, Adana’da yeni bir NATO Çokuluslu Kolordusu ve Beykoz’da da bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulmaya başlanmıştır. Adana’daki kolordu NATO’nun güney bölgesi (Karadeniz, Akdeniz, Güney Kafkasya ve Kuzey Afrika) savunma planı kapsamında, Türkiye komutasında 40-50 bin kişilik bir NATO gücünü içerecek ve karargâhın kuruluşu 2028’de tamamlanacaktır. Beykoz’da ise yabancı bir heyetin ziyareti vesilesi ile, yeni bir Deniz Unsur Komutanlığı konuşlanacağı açığa çıkmıştır. Bu yeni komutanlık Ukrayna Çoklu Görev Gücü isimli, NATO’ya entegre bir birime bağlı olarak çalışacak, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası bölgedeki NATO çıkarlarına hizmet edecektir. Tüm bunlara ek olarak Tayyip Erdoğan (Saray), iktidarını sürdürebilmek için Trump’ın rızasını korumayı öncelemektedir, dolayısıyla daha fazla risk ve yük alma eğilimindedir. Bu temelde Türkiye “dosta düşmana” mesajını vermiş, savaşa çoktan dahil edilmiştir.

Son birkaç ayda yaşananları kronolojik sırayla gözden geçirdiğimizde, kastedilen daha iyi anlaşılacaktır.

  • 11 Kasım’da Türk Hava Kuvvetleri’ne ait C-130 tipi askeri kargo uçağı Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönerken Gürcistan üzerinde düştü. F16 mekanik yedek parçaları taşıdığı belirtilen uçağın içindeki 20 askeri personel yaşamını yitirdi. (Kıyaslama için: ABD’nin büyük ölçekli bir savaşta İran’ın neredeyse bütün bölgeyi hedef aldığı sert direnişi karşısında bir aylık can kaybı 13.) Kara kutu bulundu, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler uçağın düşüş nedeninin tespitinin en az iki ay süreceğini söylemişti. Yaklaşık 5 ay geçti, herhangi bir açıklama yok. Ya kaza nedeni tespit edilemedi ya da edildi de kamuoyuna açıklanmıyor. Her iki durum da sıkıntının büyüklüğüne işaret ediyor. (Doğu Perinçek, can kaybının 36 olduğunu ve uçağın bir İsrail saldırısı sonucu düştüğünü iddia etti.) 
  • 12 Aralık’ta Ukrayna’nın Çornomorsk Limanı’na demirleyen üç “ticari” Türk gemisi Rusya’nın düzenlediği saldırılarda hasar aldı.
  • 15 Aralık 2025 günü Karadeniz’den gelerek Türk hava sahasına yaklaşan bir insansız hava aracı (İHA), F-16’lar tarafından Ankara yakınlarında düşürüldü. Milli Savunma Bakanlığı, Karadeniz’den çıkıp başkent Ankara’ya kadar salına salına gelen, bir nevi NATO ve TSK’nin hava savunma kapasitesini test eden ve Roketsan tesislerinin 15 km ötesinde düşürülen İHA olayı ile ilgili olarak bir güvenlik zafiyeti olmadığını söylese de bir hafta sonra yaşananlar bu sözün inandırıcılığını sorgulatacaktı. Sonrasında da Türkiye sınırlarının insansız hava ve deniz araçları tarafından ihlal edilmesi sıradanlaşacaktı. 
  • 23 Aralık 2025 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret eden Libya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Muhammed Ali Al-Haddad, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral El-Fatouri Gharbil, Askeri Üretim Otoritesi Başkanı Tuğgeneral Mahmud El-Fadavi, Genelkurmay Başkanının danışmanı Muhammed El-Asavi dahil sekiz kişiyi taşıyan Falcon 50 tipi jet Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Libya’ya doğru havalandıktan sonra Ankara’nın Haymana ilçesinde düştü. Kaddafi yönetiminin devrilmesinin ardından parçalanıp iç savaş sürüklenen, NATO ve Rusya çıkarlarının çatıştığı Libya’da, Türkiye NATO bünyesinde aktif rol almış ve Ankara’daki “kaza”da yaşamını yitiren Haddad, Türkiye yanlısı kanatta yer almıştı.
  • 6 Ocak’ta ABD’nin arabuluculuğunda Paris’te düzenlenen görüşmeler sonucunda İsrail ile Heyeti Tahrir’uş Şam (HTŞ) anlaştı. HTŞ ertesi gün Suriye’nin güney hattını İsrail ordusuna bıraktıktan sonra kuzey ve doğuda Kürtlerin kontrolündeki yerleşimleri hedef almaya girişti. Paris görüşmelerinde HTŞ’yi yönlendiren Saray iktidarının açıktan desteklediği bu saldırılar 7 Ocak’ta Halep’in iki Kürt mahallesinde başlamıştı, 19 Ocak itibariyle Fırat’ın doğusunda Kürtlerin öncülüğündeki SDG güçleri kontrolünde bulunan tüm kentlere yönelik topyekûn bir savaşa dönüştü. PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın SDG’nin Irak’ta Haşdi Şabi’yle savaşması karşılığında HTŞ saldırılarını durdurma sözü verdiğini, Kürtlerin bunu kabul etmemesi üzerine HTŞ saldırılarının şiddetlendiğini açıklamıştı. ABD, Ocak 2025’te Suriye’de tarafları çatıştırmış bu çatışma sırasında süren pazarlıklar üzerinden Türkiye’nin, Şam’ın ve Kürtlerin yaklaşan İran savaşında ABD ve İsrail’e desteğini sağlamaya çalışmıştır. Kürtler bu teklife “evet” dememenin bedelini ABD’nin Türkiye ve HTŞ’ye yaktığı yeşil ışıkla öderken, Ocak 2025’te istediklerini büyük ölçüde alan Saray iktidarı ve Şam, eleştirilerini İran’a yönelterek taraflarını belli etmiştir. HTŞ topraklarını İsrail’e açıp, eleştiri oklarını İran’a, namlularını da Lübnan Hizbullahına çevirerek ev ödevini yapmaktadır. 
  • ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasının ardından mart ayı içinde Türkiye hava sahası üzerinde İran’dan ateşlendiği öne sürülen 4 füze, Doğu Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İran bu füzelerin kendileri tarafından yollanmadığını belirtse de, gerçeği açığa çıkaracak olan füzelerin radar izleri açıklanmadı ve bu şaibeli olaylar üzerinden ABD-NATO cephesi Türkiye’nin İran karşısında savaşa müdahil olması yönünde basıncını artırdı. Bu gelişmeler gerekçe gösterilerek Türkiye’deki NATO üslerine yeni Patriot füzeleri yerleştirildi.
  • 22 Mart’ta Katar’da kazaya uğradığı söylenen bir askeri helikopterde 1 TSK personeli ile 2 ASELSAN teknisyeni yaşamını yitirdi. İran’la savaş sürerken, TSK’nin savaşın tarafı olan Katar’da askeri eğitimleri sürdürmesi, “savaşın dışında kalma” söylemi ile çelişmektedir.
  • 26 Mart’ta Karadeniz’de, İstanbul Boğazı açıklarında petrol yüklü bir gemi insansız araçla saldırıya uğradı. Hasar alan gemi bir Türk şirketine aitti ve Avrupa Birliği ile İngiltere’nin yaptırım listesinde yer alıyordu.

Bu, Türkiye’nin “savaşa girmemiş” halidir. Ancak “savaşın dışında kalma” söylemi ile örtülmeye çalışılan bu halin çok ötesine geçileceği, Türkiye’nin adım adım İran ile sınırlı kalmayacak daha geniş kapsamlı bir çatışmanın ön cephe ülkesi haline getirildiği açıktır. Son birkaç aylık süreçte yaşananlar Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan geniş bir bölgede ısıtılan bu çatışmanın uyarı işaretleri olarak değerlendirilebilir.

Yukarıda dökümünü verdiğimiz Karadeniz’deki bazı kazaları ve saldırıları da içeren askeri gelişmelerin yaşandığı süre boyunca Türkiye-Rusya ilişkileri giderek soğumuş, Erdoğan-Putin diyaloğu dört aydır kesilmiştir. Rusya’ya karşı izlenen ikili politika terk edilirken, Türkiye Rusya’yı karşısına alacak şekilde safını netleştirmektedir.

Savaşın güncel cephesinde ise Saray iktidarı İran savaşında tarafsız değil açıkça taraftır. ABD ve İsrail emperyalist-Siyonist çıkarlar doğrultusunda hareket ettiklerini gizlemeden, hiçbir haklı ya da hukuki gerekçe ortaya koymadan hareket etse de resmi açıklamalarda İran sorumlu tutulmakta, ABD’ye ya da Donald Trump’a tek söz söylenmemektedir. Türkiye adına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Körfez Arap Monarşileri ile birlikte yayımladıkları Riyad Bildirisi’nde “İran’ın uluslararası hukuka aykırı olarak bölge ülkelerini hedef alan saldırılarını durdurması” istenmiştir. Bu utanç verici bildiriye atılan imzayı savunan Fidan, İsrail’in de eleştirildiğini söylese de eleştiri İran’la değil İsrail’in Lübnan ve Filistin topraklarına yönelik saldırıları ile ilgilidir. NATO üyesi İspanya’nın ABD’ye karşı açıktan tutum aldığı ve Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinin kendisini desteklemeyişinden şikayet ettiği yerde, AKP bir NATO üyesi olmanın gereğinin ötesinde ABD’ye ve Trump’a bağlılıkla hareket etmekte, İsrail ile esasen aynı kampın rakip güçleri olarak karşı karşıya gelmektedir.

Öte yandan İran savaşı, ABD’nin planladığı gibi başlamış ama İran’ın gösterdiği direnç ve diğer NATO unsurlarının ABD’yle birlikte hareket etmekten imtina etmesi üzerine bir ay içinde kendi gerçekliğini dayatan, sonu belirsiz ve uzayan bir çatışmaya dönüşmüştür. Trump’ın en fazla 4-6 haftada bitirmeyi vadettiği savaş beşinci haftasına girerken, daha yıkıcı biçimde yayılma eğilimine girmiştir. Savaş ABD askeri cihazının karşı konulmazlığı mitini bir kez daha zedelemiş, Iraklı milislerin ve Lübnan Hizbullahı’nın ardından Yemenli Husilerin de savaşa dahil olması ve Trump’ın olası bir kara operasyonu için birlikleri Körfez ülkelerine yönlendirmesi ile savaşta yeni bir aşamaya geçilmiş, şimdiden bütün dünyayı etkileyen ve etkisi uzun vadede giderilemeyecek ekonomik sonuçlar üretmiştir. Küresel ölçekte enflasyonda artış ve durgunluk eğilimi tetiklenmektedir. Enerji arzındaki kesinti nedeniyle yeni bir “büyük kapanma”nın gündeme getirilmesi, Körfez’den helyum tedarikinin kesilmesi ile mikroçip üretiminin orta ve uzun vade maliyetlerinin tırmanması, uluslararası bankacılık sisteminin sinir ağı olan Kızıldeniz fiberoptik hattının hedef alınması olasılığı sistemin kavradığımızdan daha kırılgan olduğunu göstermektedir. Bu kırılganlık emperyalist saldırganlığı frenlemek yerine tırmandırmakta, kontrol ve hakimiyet hedefli askeri stratejiler ilerletilmektedir. 

Bu bağlamda 7-8 Temmuz 2026’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye, “konukseverliği” nedeniyle değil, Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da NATO’nun ön cephe ülkesi olarak görevlendirildiği için seçilmiştir. Bugün İran savaşı ve NATO zirvesi nedeniyle antiemperyalist mücadeleyi önlerine koyan devrimciler ise, basitçe bir “dış düşmana” karşı mücadele etmemektedir. Yeni sömürgecilik ilişkilerinin geldiği düzey, gizli işgal yoluyla saklanılan hakikati daha da görünür kılmaktadır. Yani ülkedeki siyasi, askeri, ekonomik egemenlik ilişkilerinin emperyalizmle entegrasyon düzeyi, proleterleşmiş Türkiye toplumunun hak ve özgürlük mücadelelerine doğrudan anti-emperyalist bir içerik katmaktadır.

Savaş içerde

Türkiye siyaseti, yakın geçmişte emperyalizmin bölgesel ihtiyaçları doğrultusunda birden fazla kez operasyona tabi tutulmuştur. Bundan önceki yakın örnek ABD’nin Irak’ı işgale hazırlandığı dönemde uyumlu bir iktidar yaratmak için Devlet Bahçeli (MHP) marifetiyle Ecevit hükümetinin düşürülüp, AKP’yi iktidara taşıyacak 2002 erken seçimlerinin yaptırılması, sonrasında da ABD’nin Irak’ı işgali sürecine uyumsuzluk gösteren TSK’nin AKP-Cemaat eliyle operasyonlara tabi tutulmasıdır. Bu operasyonlar eski kontrgerilla yapılanmasının tasfiyesi ile sonuçlanmış, yeni kontrgerilla adayı Cemaat yapılanması ise iktidar içi çatışma ile tasfiye edilmiştir. 15 Temmuz 2016’dan bu yana derme çatma bir kontgerilla yapılanmasıyla gün kurtarılmıştır. 2023 NATO Litvanya zirvesinde Rusya ve İran liderliğindeki Direniş Ekseni’ni hedefe koyan planlamalar ve 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı’nın ardından da kaçınılmaz olarak Lübnan ve Suriye eşiklerinden geçecek şekilde ufukta beliren ABD-İran savaşı, bir kez daha bölge ve Türkiye siyasetinin yeniden şekillendirilmesini kaçınılmaz kılmıştır. 

Erdoğan’ın Eylül 2024’te BM Zirvesi vesilesi ile gittiği ABD’deki temaslarının ardından Türkiye siyasetinde, basitçe “iç dinamiklerle” açıklamakta zorlandığımız yeni bir süreç başlamıştır. Erdoğan’ın 1 Ekim 2024 tarihindeki TBMM açılış konuşmasında, yaklaşan savaş tehdidi karşısında “iç cepheyi sağlam tutma” vurgusunu yapmış, devamında bir yandan ülkenin birinci partisi konumundaki CHP’yi, onun cumhurbaşkanı adayını ve belediyeleri hedef alan operasyonlar başlamış diğer yandan da Kürt hareketini silahsızlandırmaya ve etkin muhalefet konumunun dışında tutmaya yönelik yeni bir müzakere süreci başlamıştır. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile sonuçlanan soruşturma, bir Erdoğan-Trump görüşmesi sonrasında açılmış, ABD’li Senatör Chris Murphy de “Trump ve Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinin ardından İmamoğlu’nun cezaevine gönderilmiş olması tesadüf değil. Muhtemelen Trump tarafından onaylandı ve yeşil ışık yakıldı” demiştir. Trump’ın övgülere boğduğu Erdoğan, bu övgüleri ve desteği hak edecek biçimde Trump’ın sözünden çıkmamaktadır. Trump bunu 27 Mart’ta “Türkiye bence harikaydı. Aslında hem harikaydı hem de onlardan yapmamalarını istediğimiz şeylerden uzak durdular. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan büyük bir lider” sözleriyle teyit etmiştir. NATO’nun iç ilişkileri dahil emperyalist sistem hiyerarşisi yeniden şekillenirken, AKP Türkiye’si de ABD’nin gösterdiği hizada duran bir NATO üyesi olarak çok yönlü bir yeniden şekillenmeye zorlanmaktadır.

Bu yeniden şekillenme sürecinin muhalefet cephesindeki diğer ayağı da Kürt hareketini bölge ölçeğinde silahsızlandırma ya da sistemle uyumlulaştırma, Türkiye içinde de ana muhalefetten ayıracak şekilde muhalefetsizlik pozisyonuna zorlama biçiminde yaşanmaktadır. Süreç başından bu yana iktidarın bu istekleri doğrultusunda ilerlemiş, Kürt hareketinin karşılığında şart olarak sunduğu “demokratikleşme ve hukuki zeminin oluşması” bağlamında ise henüz bir adım atılmamıştır. İktidarın böylesi bir kapasitesinin ve niyetinin olmaması, “Komisyon Raporu”nda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymanın bile istihbarat ve kolluğun silahlı mücadelenin zihinlerden de çıkarıldığına ikna olması şartına, yani işin doğrusu Erdoğan’ın keyfine bırakılması süreci kaçınılmaz bir tıkanma noktasına ve gerilimin eşiğine getirmiştir. Kürt hareketi gerek silahlı gerek yasal alandan yaptığı açıklamalarla İran savaşının oluşturduğu basınca işaret etmekte, PKK liderleri barışı tercih ettiklerini ancak çatışmaya da hazır olduklarını söylemekte, hareketin temsilcileri Newroz gösterilerindeki kitlesel katılımı da arkalarına alarak iktidarı artık adım atmaya çağırmaktadır.

Savaş koşullarını Allah’ın yeni bir lütfu sayan iktidarınsa Türkiye’ye ne demokrasi ne barış ne de ekmek gibi bir vaadi var. Halkın zorlamasıyla mecbur bırakılmadıkça muhalefet örgütleri ya da halk lehine bir adım atmayacaktır. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar giderek genişlemekte, Newroz sonrasında düzenlenen ev baskınları ve gözaltılarda olduğu gibi Kürtlere de sopanın ucu gösterilmekte, iktidar etkin bir muhalefet gücü görmek istememektedir. 

Öte yandan operasyonlar yalnızca muhalefeti etkisiz hale getirmeye yönelik değildir. İktidar koalisyonunun içine yönelik olarak da kimisi sessiz sedasız kimisi kaçınılmaz olarak gürültülü biçimde bir iç dizayn operasyonu sürmektedir. Adalet ve İçişileri Bakanları’nın değiştirilmesi, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı yapılması saldırıların tırmanacağının ve iç dizayn işinin yargı eliyle yapılacağının işaretiydi. Türkiye ekranlarda CHP’li Uşak Belediye Başkanı’nın otel baskınıyla gözaltına alınışını izlerken, önceki gün de eski AKP milletvekili ve eski MÜSİAD Başkanı Bayram Ali Bayramoğlu, Sermaye Piyasası Kurulu’nun suç duyurusu nedeniyle gözaltına alınıp gürültüsüz şekilde tutuklanmıştı. Yine bugünlerde MHP içi kavga su yüzüne çıktı ve MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter istifasını açıkladı. MHP’de kamuoyu önünde vur emirleri vermesiyle ve Bahçeli’nin konuşma metinlerini hazırlamasıyla bilinen diğer genel başkan yardımcısı Semih Yalçın’la birlikte hareket eden ve Sedat Peker’e yakınlığıyla bilinen Yönter’in istifasını geniş bir parti içi tasfiyenin izlemesi muhtemel. Habertürk/Mehmet Akif Ersoy ile başlayan uyuşturucu operasyonlarından MHP’li mafya Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ın ortalıktan kaybolmasına ve iktidar partilerinin içini düzenlemeye dönük operasyonlara tüm bu gelişmeler de, bugünün konjonktürüne denk düşen özel bir bağlamda düşünülebilir. NATO ekseninde bir yeniden yapılanma süreci yalnızca kolordular, komutanlıklar ve üsler düzeyinde askeri ilişkilerin değil, bütün ilişkileriyle kontrgerillanın da yeniden yapılandırılmasını getirmektedir. 2016’da parçalanan yapı yeni koşullarda emperyalist siyasetin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden inşa edilmekte ve bu süreçte askeri ve istihbari unsurların yanı sıra sivil unsurlara da çekidüzen verilmektedir.

Halkın savunmasını örgütleyelim 

Saray, emperyalizmin ve sermayenin hizmetinde, savaş koşullarını Türkiye toplumunun direniş eğilimlerini baskılamak, onu siyasetsiz, örgütsüz ve hareketsiz kılmak için değerlendirmekte, iki yıldır özel bir saldırı ve imha programı işletmektedir. Saldırı programının hedefinde esasen şu ya da bu parti veya şu ya da bu aday değil halk vardır. Temsili siyasetin aktörleri engellenebilir, tutuklanabilir, etkisiz hale getirilebilir, yıllardır da böyle olmaktadır ancak esas olan halkın direnişidir ve yine yıllardır bu ülkenin Erdoğan’a teslim olmamasının arkasında yok edemediği toplumsal direnç yatmaktadır. 2024’te seçim haritasını değiştiren, Erdoğan’ın taban desteğini giderek eriten ve muhalefete yükseliş zemini sunan bu toplumsal direnç, sınıf eksenli hoşnutsuzluk, tepki ve direniş eğilimlerinden beslenmektedir. Savaş şimdiden bu sınıfsal hoşnutsuzluğu daha da büyütecek sonuçlar üretmiştir. 

İran savaşı küresel ölçekte akaryakıt, gübre ve polietilen fiyatlarını yükseltmiştir. Bu da pandemi ve Ukrayna savaşı ile iki kez sıçrama yaşayan gıda, enerji ve imalat maliyetlerinde ve buna bağlı olarak tırmanan yaşam pahalılığında üçüncü bir sıçrama aşamasında olduğumuza işaret etmektedir. Petrol ve doğalgazda büyük ölçüde dışa bağımlı olan ve AKP’li yıllarda gıdada da dışa bağımlı hale getirilen Türkiye, bu etkiyi dünya ortalamasının üstünde yaşamaktadır. Saray iktidarı, ABD-NATO ilişkileri ekseninde Rusya ve İran’ı karşısına alarak, enerji tedariğinde ülkeyi riske atmaktadır. Türkiye halihazırda OECD ülkeleri içinde gıda enflasyonunda birinci sıradadır. Yoksullaşmanın ve yetersiz beslenmenin bir göstergesi olarak patates tüketimi tırmanışa geçmiştir. Akaryakıt, elektrik ve doğalgazda eşel-mobil sistemi ve devletin diğer dengeleme araçları da işe yaramamakta, enerji şirketleri yeni zamların yapılmasını istemektedir. Artan enerji ithalatı giderlerinin de etkisiyle cari denge zorlanmakta, beklenen faiz indirimleri ertelenmekte, finansman sorun yaşayan küçük-orta ölçekli işletmeler iflasa sürüklenmekte, Türkiye yüksek enflasyonla birlikte ekonomik durgunluğu, yani yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik oranlarını aynı anda yaşayacağı bir evreye girmektedir. Üstelik bunlar savaşın ilk aşamadaki etkileridir ve savaş şu an sonlansa bile sanayi açısından gerekli pek çok girdi açısından yıllar içinde ancak giderilebilecek kesintiler oluşmuştur ve stokların erimesi ile maliyetler katlanarak artacaktır. 

Türkiye, Saray iktidarının emperyalizm işbirlikçisi ve sermaye yanlısı politikaları nedeniyle giderek katmanlı hale gelen bir savaş tehdidi, yoksullaşma ve toplumsal kriz sürecindedir. Emperyalizmin ve sermayenin çıkarları, halkların barış içinde yaşamasını ve egemenlik haklarını tehdit ederken, bunun somut karşılığı can güvenliğinin yanı sıra, enerji ve gıda güvenliğinin ortadan kalkması, ücretleri sürekli eriten bir yaşam pahalılığı, emeklilik hakkının ya da emeklilerin yaşam hakkının fiilen ortadan kalkması, barınma, eğitim, sağlık, bakım krizi, kentlere ve doğaya yönelik yağmanın dizginsizleştirilmesidir. Örgütlü muhalefet güçlerinin bütün özne sorunlarına karşın bu saldırılar emeklilerin sokağa taşan ve yeni örgütlenme-mücadele kanalları arayan öfkesinde, yargı ve kolluk şiddetine rağmen dört yanda uç veren yeni tipte militan işçi direnişlerinde, iktidarla burun buruna yürütülen kent ve ekoloji mücadelelerinde, üniversiteli ve liseli gençliğin yoksulluğa ve gelecekesizleştirmeye karşı mücadelelerinde, kadın hareketinin 8 Mart’ta yine meydanları dolduran mücadelesinde yanıtlarını almaktadır. Sınıfın örgütsüz ve siyasetsiz bırakılması nedeniyle gerçek potansiyeline göre çok sınırlı ölçüde harekete dönüşebilen yaygın hoşnutsuzluk ve tepkisi daha da büyüyecektir. Tepemize bombalar düşmese bile, savaş, bir avuç sermayedarın kasasını doldururken geniş halk kesimlerinin yaşam hakkını elinden alacak, sermayenin kâr amaçlı üretim mantığı enerji ve gıda alanlarında apaçık görüldüğü gibi halkın en temel ihtiyaçlarına erişimini engelleyecektir. Başta da belirttiğimiz gibi tek çıkar yol, emperyalist savaşa ve işbirlikçi Erdoğan iktidarının “savaş içinde savaş”ına karşı sınıf savaşıdır. Bir başka deyişle halkın savunmasının örgütlenmesidir. Gıda, enerji, barınma, emeklilik, ücretler, kent-ekoloji, eğitim ve sağlık alanları başta olmak üzere sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği bütün alanlarda toplumsal çıkarları sermaye çıkarlarının ve emperyalist-işbirlikçi politikaların karşısına diken toplumsal haklar mücadelesi, emperyalizme ve faşizme karşı halk savunmasının toplumsallaşma kanalıdır da.

Önümüz 1 Mayıs, iki ay sonrasında da NATO zirvesi var. (1 Mayıs’ı sonraki yazıda ayrıca tartışacağız.) Muhalefetin düzen içi aktörlerinin ve bunların güdümündeki geleneksel inisiyatif merkezlerinin, sınıfsal tercihleri ve yapısal çelişkileri nedeniyle geride duracağı ya da pasifist bir tutum sergileyeceği bu iki uğrakta devrimci siyasetin ileri inisiyatifler alması gereklidir ve mümkündür. Devrimci iddia, sınıf savaşları her boyutuyla şiddetlenirken işçi sınıfını kendi bağımsız siyasetiyle ve etkin bir güç olarak sahneye çıkarmak, halkın direniş eğilimlerini emperyalizmin ve faşizmin karşısında bir halk savunmasında seferber etmek için toplumsal gerçeklikle buluşturulmalıdır.

kaynak; sendika.org

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve medyakorkusuz.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat dini chat islami chat