Ekrem İmamoğlu'ndan diploma davasında çarpıcı savunma: 'Bu yazı açıkça tehdittir...'

Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptaline ilişkin açtığı davanın ilk duruşması, bugün Silivri'deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu içerisindeki mahkeme salonunda görüldü.

İstanbul 5. İdare Mahkemesi'nde görülen duruşmayı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel de takip etti.

DURUŞMA ÖNCESİ GERGİNLİK

İmamoğlu'nun duruşmasının yapılacağı salon, jandarma tarafından adeta ablukaya alındı. İçeri girişlere izin verilmezken, sadece görüşü olanlar ve gazeteciler alındı.

Ayrıca duruşma yine Silivri'deki en küçük salona alındığı için, milletvekilleri ve basın mensupları salona alınmadı. Duruşma salonuna girişlerin kapatılması üzerine, davayı takip etmek isteyenler ile jandarma arasında gerginlik çıktı.

  ARBEDE ÇIKTI, BAYILANLAR OLDU

Jandarma duruşmanın yapıldığı salona girmek isteyenleri kalkanlar ve bariyerlerle uzaklaştırdı. Arbedede bayılan yaşlı yurttaşlar oldu.

Bayılan yurttaş, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve partililer tarafından taşındı. İMAMOĞLU ALKIŞLARLA KARŞILANDI

İmamoğlu, davanın görüleceği duruşma salonuna girişinde alkışlarla karşılandı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, kendisini alkışlarla karşılayanları el sallayarak selamladı.

  "BU KÜRSÜDE BİR DEVLETİN HUKUK DEVLETİ OLMA İDDİASI YARGILANIYOR"

İmamoğlu, savunmasında şu ifadeleri kullandı:

"Yargılama ortamlarının kolaylaştırmak ve insanların bu tür ortamlarda daha iyi savunma yapması çok kıymetli. Elbette yerinde olsa daha anlamlı olurdu, ama burası uygun görülmüş. Sabah buraya gelirken kolaylaştırma ve zorlaştırma aşamasındaki o önemli duyguyu bana yaşatan memurlara teşekkür ederim. 

Bugünkü davanın hayati önemde bir dava olduğunu ve buradaki itirazımızın da sadece İmamoğlu ile ilgili olmadığını anlatacağız. 

Böyle bir duruşmanın daha kapsamlı bir salonda yapılması daha verimli bir ortamı sağlardı. Görüyorsunuz ki; Genel Başkanımız Özgür Özel ve birçok değerli insan var. Böylesi bir ortamda ‘zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız’ ilahi emirdir. Ama yine de ne yazık ki burayı yöneten irade bunu pas geçti. Ancak siz ve heyetimize de teşekkür ederim.

Belli ki zor bir yıl olacak. Ülkemiz ve adalet, sınav veriyor. Bu vesileyle Miraç Kandili'nin olduğu gün bu duruşma yapılıyor. Dinimizin esasında iyi olmak vardır. Ben de kendimce iyi insan olma gayretinde bir insanım. Biraz sonra 17-18-19 yaş dönemimi konuşacağız. Nasıl bir duruma düşürüldüğümü izah edeceğim. 

Dindarların iyi insan olmaması hususu çok tartışılır. Mesela iftira yoktur, kamu kaynaklarını kirletmek yoktur. Devlet eliyle bu yapılmaz, yargı eliyle hiç yapılmaz. 

'Bunların konumuzla ilgisi yoktur' dersiniz, ama bu bütünün bir parçası. Yargıda yaşanan yoğun saldırıları da içine alan bir durum… Çok kutsal bir göreviniz var, bu kutsallığı en zor duruma taşıyacak bir atmosfer var. 

Toplumda iyi insan olmayı zirveye taşıyacaksak bunun idareden, yasadan, yargıdan başlaması gerekir.  Ahlak, kula kulluk ermemek iyi insan olmanın hususları. Yargı önünde bunu söylerken de zorlanıyorum. 

 

‘Adalet mülkün temelidir.’ Bu kavramı korumanızı ve bu tarihi fırsatı iyi değerlendirmenizi dilerim. Bugün bu kürsüde bir insan değil, bir devletin hukuk devleti olma iddiası yargılanıyor.

Bugün çok kötü günlerden geçiyoruz. Bugün zalimliğin daha önce görülmemiş biçimiyle karşı karşıyayız. İnsanların emekle elde edilmiş tüm kazanımlarının yok edilmesi ile karşı karşıyayız.

"BEN ZULME SESSİZ KALMAMAK ADINA BURADAYIM"

Ben bugün diploma savunması yapmak için gelmedim. Bir gencin devletine inanarak kurduğu emeğinin nasıl geriye doğru söküldüğünü göstermek için geldim. 

Devletin en kadim kurumları yerle bir edilmiştir. Bu karar yalnızca bana yönelmiş değil, milyonlarca insana yönelmiş bir işlemdir. Kendimi kendi adıma değil, 86 milyon insan adına hak arayan bir konumda görüyorum. 

Bu asla tek kişinin hak arayışı değildir. Ben zulme sessiz kalmamak adına buradayım. Bu mücadele kurallara uyan, devlete verdiği vergiye güvenen herkesin mücadelesidir. Siz de öyle. Ben tam da bu yüzden burada bu mücadele veriyorum. 

Bu kötü zihnin zalimliğin, en pespaye hareketlerin bu kadar titiz davranmasan neler yapabileceklerini düşünemiyorum. 

"ÜNİVERSİTE BİLGİ NOTUNA RAĞMEN YAPTIĞI İŞLEMİ İNKÂR EDİYOR"

İstanbul Üniversitesi'nin bir çalışması var. 2024’ün Ekim ayında yapılmış. Aynı rektörün, o dönemdeki işlemlerle ilgili açıklayıcı bir metni var. Denklik aranmadığı vb. gibi.. Ne oldu da 3-4 ayda her şey değişti? 

 

 

Bir an için benim sözlerimi unutun, bu üniversitenin yatay geçiş bilgi notu başlıklı raporu çok önemli. Kendi hazırladığı bilgi notunda diyor ki '35 yıl önce aradığınız şartlar bugün yoktu'… Yani 'Bu kuralları alıp 18 yaşındaki gencin başına balyoz gibi indiremezsiniz' diyor. 

Dahası bu uygulamanın istisnai değil yerleşik bir uygulama olduğu da açıkça yazıyor. Şimdi üniversite kendi yaptığı bilgi notuna rağmen kendi yaptığı işlemi inkâr ediyor…. Kendi hazırladığı not geçerli değilse hangi belge geçerli olacak.

Ekrem İmamoğlu, bu sürecin masum gençlerinden biridir. Burada hâlâ üniversiteden arkadaşlarım bulunmaktadır. Üniversite, tamamen kendi iradesiyle ve yürürlükteki mevzuata dayanarak bu süreci başlatmış, bunu da ülkenin en yüksek tirajlı gazetelerinden biri aracılığıyla kamuoyuna duyurmuştur.

Bugün bana yöneltilen iddialar, sanki bu ilan hiç yokmuş gibi konuşmaktadır. Oysa bu ilan bir devlet müdahalesiyle değil, üniversitenin kendi kararıyla ve yıllar öncesinde yayımlanmıştır. Bu başvurunun sahibinin kim olacağı önceden belli değildir. Kimlerin bu haktan yararlanacağı da bilinemez.

Yani ortada öngörülebilir, planlı, kişiye özel bir durum yoktur. İlân herkese açıktır. Kim başvurur, kim kazanır, kim değerlendirilir, bunların hiçbiri önceden tahmin edilemez. Asker de başvurabilir, sivil de; herkes için eşit bir süreçtir.

Henüz 17–18 yaşında bir öğrenciyken geleceği öngörmek mümkün müdür? Ekrem İmamoğlu’nun yıllar sonra Cumhurbaşkanlığı adaylığı söz konusu olacak diye benim için özel bir hazırlık mı yapılmıştır? Bu iddialar tamamen sonradan uydurulmuş senaryolardır. 

Gerçek şudur: Ortada ne bir gizli plan vardır, ne kişiye özel bir hazırlık, ne de perde arkasında yürütülmüş herhangi bir işlem. Ortada yalnızca üniversitenin, iki yıl önceden, herkes için başlattığı, gazetede ilan ettiği açık ve hukuka uygun bir süreç vardır.

Ben de bu ilanı görerek, bu ilana güvenerek ve devletin kendi koyduğu kurallara inanarak hareket eden binlerce öğrenciden yalnızca biriyim.

"LÜTFEN DİNLERKEN HERKES KENDİ ÇOCUĞUNU DÜŞÜNSÜN"

19 yaşında bir gencin hikâyesidir bu. Lütfen dinlerken herkes kendi çocuğunu düşünsün, yaşı tutuyorsa evladını, kardeşini düşünsün; kendi hayatı gözlerinin önünden geçsin. Rica ediyorum, böyle dinleyin.

Dilekçemde açıkça şunu yazıyorum: 1988–1989 öğretim yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren University College of Northern Cyprus’ta önce hazırlık bölümünü, ardından İngilizce İşletme bölümünü okudum. İkinci sınıfı alttan ders bırakmadan tamamladım. Öğrenimimin kalan bölümünü, Yükseköğretim Kurumunuz bünyesindeki İngilizce İşletme Bölümü’nde sürdürmek istiyorum.

Bu dilekçenin altında adım var, tarih var, imzam var. İçeriği son derece açık. Anlatım net, talep nettir.

Bu dilekçede gizli hiçbir ifade yoktur. Yanıltıcı tek bir beyan yoktur. Aksine, hangi üniversitede eğitim alındığı, hangi bölümün okunduğu, hangi sınıfın tamamlandığı açıkça yazılmıştır. Talebin ne olduğu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde ifade edilmiştir.

Bu bir lütuf talebi değildir. Devletten bir ayrıcalık istemek değildir. Bu, yayımlanmış bir ilanla doğmuş, mevzuatın tanıdığı bir hakkın kullanılmasına ilişkin başvurudur.

Bugün bana yöneltilen iddialar, işte bu dilekçeyi yok saymamı, bu satırları yazan 19 yaşındaki gencin iyi niyetini görmezden gelmemi bekliyor. Oysa bu dilekçe, devletine güvenen, kurallara uyan ve hayatını buna göre kuran bir öğrencinin en açık belgesidir.

Üstelik başvuru dilekçesi tek başına bırakılmış bir metin de değildir. Aksine, son derece titiz davranılmıştır; iyi ki de öyle yapılmıştır. Dosya eksiksiz şekilde hazırlanmıştır.

Dilekçeye ek olarak;

– Transkript sunulmuştur,

– Geldiğim üniversiteye ait belgeler eklenmiştir,

– Hatta üniversitenin tanıtım broşürleri dahi dosyaya konulmuştur.

Bugün bu broşürler üzerinden yapılan tartışmalar son derece sığdır. Bir üniversite, kendi tanıtım broşürlerini gizlemez. Bunlar zaten herkese açık belgelerdir. Dosyaya saklanmadan, açıkça, tek tek konulmuştur.

Tekrar ediyorum: Dosyada ne vardır? Bir dilekçe vardır. Bir transkript vardır. Eğitim alınan üniversiteye ait tanıtım broşürleri vardır. Her şey açıktır. Her şey şeffaftır.

Ne gizlenen bir husus vardır ne de yanıltmaya yönelik en ufak bir girişim.

Başvuru dosyamın ekleri arasında yalnızca dilekçe ve kimlik belgeleri yoktur. Geldiğim üniversiteye ait resmî transkript belgesi de dosyada yer almaktadır. Hepsi buradadır; açık, resmî ve belgelidir. Pasaportum vardır.

Girdiğim sınavların hiçbirinde dersten kalmamışımdır. Dört üzerinden 2,50 not ortalamasıyla başvuru yapmışımdır.

Başvuru dilekçemin ekinde, ilgili fakülteye teslim ettiğim belgeler açıkça yer almaktadır. Öğrencinin aldığı dersleri ve akademik durumunu gösteren en temel belge, yani transkript, eksiksiz biçimde dosyaya konulmuştur. Ben de tam olarak bunu yaptım.

Nitekim az önce de ifade ettiğim gibi, yatay geçiş başvurum üniversite tarafından incelenmiş, derslerim tek tek değerlendirilmiş; hangi derslerden muaf olacağım, hangi dersleri almam gerektiği açıkça belirlenmiştir. Az önce sunduğum belgede bunların tamamı yazılıdır.

Bugün “şu belge yoktu”, “bu bilgi bilinmiyordu” gibi iddialar öne sürülüyorsa, bu iddiaların yapılan yatay geçiş işlemi karşısında hiçbir anlamı kalmamaktadır. Zira istenen belgeler, az önce gösterdiğim ilanda açıkça belirtilmiştir. Hepsi tek tek sunulmuştur.

"BU, BİR TUZAK KURMA GİRİŞİMİDİR"

Özetle söylüyorum: Her şey dosyadadır.

Bugün geriye dönüp “bilgi eksikti”, “üniversite yanıltıldı” demek; hem dosyanın içeriğiyle hem de üniversitenin en üst düzeyde yaptığı idari işlemlerle bağdaşmamaktadır. Bu, hukuki bir değerlendirme değil; kötü niyetle yapılmış bir tutumdur.

Bu, asılsız ithamlarla yürütülen, bir kurban yaratma çabasıdır. Bu, bir tuzak kurma girişimidir.

Ancak şunu açıkça ifade etmek isterim: Kim olursa olsun, hangi koşulda bulunursa bulunsun, hukuksuzluğa uğrayan herkes gibi ben de hayatım boyunca hukuk önünde hak arama mücadelesini sonuna kadar vereceğim.

Yıllar sonra bu sürecin sorgulanması, hukukun değil; hukuki güvenliğin tartışma konusu hâline getirildiğini göstermektedir. Şimdi, anlatımın ötesinde dosyanın en somut gerçeğini göstermek istiyorum.

Biliyor musunuz nedir bu? Anamın ak sütü kadar helal bir diplomam. Bu benim diplomam.

Ve bugün deniliyor ki: “Üniversite geri alacak.” Hadi oradan! Hadi oradan!

Bu diploma, İstanbul Üniversitesi’nin inceleyerek, araştırarak, ölçerek ve kabul ederek kendi iradesiyle verdiği resmî bir devlet belgesidir. Yıllarca geçerli sayılmıştır. Yıllarca devletin tüm kurumlarında kabul edilmiştir. Bugün üzerinde yazan tarih, imza ve mühür neyse odur.

Ben, bütün bu süreçlerden geçmiş bir belgenin yok sayılmasını kabul etmiyorum.

"35 YIL BOYUNCA SUSAN İDARE NEDEN ŞİMDİ HAREKETE GEÇMİŞTİR?"

Cumhurbaşkanı adayı olduğumu ilan ettikten sonra, 35 yıldır geçerli olan diplomam iptal edilmiştir. Bu bir varsayım değildir. Bu bir yorum değildir. Bu, takvimle sabit bir olgudur.

Sormak zorundayım: 35 yıl boyunca susan idare, neden tam da bu açıklamadan sonra harekete geçmiştir? Şimdi zurnanın zırt dediği yer geliyor. 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Üniversitesi’ne, 24 Şubat 2025 tarihinde bir resmî yazı gönderiyor. 

Bu yazı bir uyarı değildir. Bu yazı bir denetim değildir. Bu yazı açıkça tehdittir.

Yazıda aynen şu ifade yer alıyor: “Bahse konu diplomanın kullanılmaya devam edildiği (Yüksek Seçim Kurulu ve benzeri) bu kapsamda diplomanın dayanak gösterilerek kurulacak iş ve işlemlerin hukuka aykırı olmaması adına gerekli işlemlerin bir an önce yapılması…”

Şimdi bu cümleleri yavaş yavaş, kelime kelime okuyalım. “Diplomanın kullanılmaya devam edildiği” deniyor.

Nerede? Parantez açılıyor: Yüksek Seçim Kurulu. Parantez kapanıyor. Bu ne demektir biliyor musunuz?

Açıkça şunu söylüyorlar: “Bu kişi, bu diplomasıyla her an Cumhurbaşkanı adayı olabilir. Acele edin.”

Soruyorum: O tarihte bir seçim var mı? Yok. Peki lisans diploması neden gerekir? Sadece ve sadece Cumhurbaşkanı adayı olmak için gerekir. Anayasa’nın 101. maddesi bunu söyler. 4271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 6. maddesi bunu söyler.

"BU, KORKUNUN VE ACZİYETİN BELGESİDİR"

Türk siyasetinde üniversite diplomasının siyasi olarak tek belirleyici olduğu makam vardır: Cumhurbaşkanlığı. Başka hiçbir görev için bu şart yoktur. O yüzden bu yazıda özellikle “kullanılmaya devam edilen diploma” deniyor ve özellikle parantez içinde YSK yazılıyor.

Bu bir hukuki refleks değildir. Bu bir denetim değildir. Bu, ağır bir siyasi talimatın alarm hâlidir. Kanunla, hukukla, idari usulle ilgisi yoktur.

Bu, siyasi talimatın yargı eliyle uygulanma çabasıdır. Birbirine bakarak, kulak kabartarak, sürünerek o talimatın peşinden gitmenin acziyetidir. Utanç verici bir durumdur. “Bir an önce gerekli işlemleri yapın” deniyor. Acele edin deniyor. Neden?

Çünkü korkuyorlar. Ayıptır. Gerçekten ayıptır. Cesaretiniz yok. Mücadele etmeye cesaretiniz yok. Sandıkta yarışmaya cesaretiniz yok. Bu yüzden hukuka ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu hukuk değildir. Bu, hukukun araçsallaştırılmasının zirvesidir.

Bir savcı, bir üniversiteye yazı yazarak, “Bu kişi aday olabilir, diplomasını iptal edin” diyebilir mi? Böyle bir yetki olabilir mi?

Bu, yargı eliyle koca İstanbul Üniversitesi’ni tehdit etmektir. Ve bunu yapan anlayış, bir de çıkıp “hukuk adına yaptım” diyecek.

Soruyorum: Ben korkulacak bir adam mıyım? Silah mıyım? Tehdit miyim? Hayır.

Ben sadece milletin karşısına çıkıp milletten oy isteyen bir siyasetçiyim. İstanbul’da milyonların oyunu almış, İstanbul’u yöneten bir Büyükşehir Belediye Başkanıyım.

Bu yapılan şey şudur: Milletin önüne çıkabilecek bir ihtimali, hukuk yoluyla daha doğmadan boğma çabasıdır. Böyle bir anlayış olabilir mi?

Bir vatandaşın, bir kurumun, bir üniversitenin bu şekilde hizaya sokulmaya çalışılması kabul edilebilir mi? Bu bir hukuk devleti pratiği değildir. Bu, korkunun ve acziyetin belgesidir.

İstanbul Üniversitesi avukatlarının savunmasına karşı beyanda bulunan İmamoğlu, şunları söyledi: 

Bu konuşulanlara karşı benim ismimin geçtiği tek yer, tek bir kelime yok. Ben bu konuşmalara karşı, 'eee' derim sadece. Eee ne oldu yani? (Avukatlara dönerek) Hicap verici vir durum. Bu durum İstanbul Üniversitesi adına utanç verici. Çok kötü niyetli bir süreç, bu surece ortak olan herkesi kınıyorum. 17-19 yaşındaki yüzlerce insan için tek bir delil yok, ben size oysa ki somut delil sundum. Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir cümle kurulmadı.

Bu savunmalar karşısında insan gerçekten üzülüyor. Çünkü ne yapıldığını çok iyi biliyoruz. Olasılıklar üzerinden, varsayımlar üzerinden bir savunma kurulmaya çalışılıyor. Oysa benim sunduğum belgelerde, beyanlarımda tek bir yabancı kelime dahi yok, tek bir muğlak ifade yok. Ne var? Olmayan şeyler var. Uydurulmuş iddialar var.

Daha önce de söyledim: Şu evrakların birinin köşesi yırtık olsaydı, onu bile aleyhime delil yaparlardı. Böyle bir psikolojiyle karşı karşıyayız. Ben idareye doğruyu anlatabilirim Sayın Başkan, anlatırım da. Ama mesele anlatmak değil; mesele dinlemek istemeyen bir anlayışla karşı karşıya olmamız.

"SOMUT, BELGELİ, TEK BİR CÜMLE YOK" 

Usule aykırı olan ben miyim? Soruyorum. Benimle ilgili, somut, belgeli, tek bir cümle yok. Buna rağmen icat edilen iddialar var. Bu utanç vericidir. Gerçekten çok ayıptır.

Burada sanki 1988, 1989, 1990, 1991 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan akademisyenler, yöneticiler, kurullar ve onların imzaları yokmuş gibi davranılıyor. Ben mi görmüyorum bu insanları? Kim yargılanıyor burada? Hangi işlem tartışılıyor? Hangi somut hukuka aykırılık ortaya konuluyor?

Sunulan örneklerin tamamı, benim yatay geçişimden sonraki dönemlere ilişkindir. Bu, İstanbul Üniversitesi adına da utanç vericidir. Ne yazık ki bu utanç verici işlemler zinciri sürdürülmektedir.

Ben, kötü niyetli bir sürecin içinde bırakılmış bir insan olarak; bu sürece bilerek ya da bilmeyerek alet olan herkesi kınıyorum. Gerçekten kelime bulmakta zorlanıyorum. Çünkü “adalet mülkün temelidir” diyen bir anlayışın önünde, adaletin bu kadar örselendiğine tanıklık ediyoruz.

17, 18, 19 yaşındaki yüzlerce gencin koşarak, umutla yaptığı başvurular üzerinden; yıllar sonra “şöyleymiş, böyleymiş” denilerek geriye dönük ithamlar üretiliyor. Oysa ortada tek bir somut delil yok. Sadece uydurma iddialar var.

Ben size somut belgeler sundum. Ama Ekrem İmamoğlu’nun sunduğu bu belgelerle ilgili tek bir cümle dahi kurulmadı. Şunu hatırlatmak isterim: Adalet, devlet gücünün tek meşru kaynağıdır. Bu karar yalnızca beni ilgilendirmiyor. 35 yıl boyunca mezun olmuş insanlar var.

Bu diplomalarla görev yapmış akademisyenler var, yöneticiler var, hâkimler, savcılar var. Onların verdiği kararlar ne olacak? Mezun ettikleri öğrenciler ne olacak? Bir vatandaş olarak soruyorum: Bu yol nereye varacak?

"ÜNİVERSİTE ADINA GERÇEKTEN ÜZÜNTÜ VERİCİDİR"

Şu anda, çok farklı derslerden alınmış gibi; mesnetsiz, konuyla ilgisi olmayan teoriler sıralandı. Üniversite adına gerçekten üzüntü vericidir.

Hukuk dediğiniz şey, teori yığını değildir; kanuna dayanır.

Ve hukukun olduğu yerde güven duygusu olur. Güvenin olduğu yerde toplum huzurlu olur.

Sayın Başkan, bugün bu ülkede vatandaşların büyük bir çoğunluğu adalete güvenmiyor. Bu, hepimiz için ağır bir tablodur. Sırtınızdaki yük ağırdır. Çünkü adalet, devletle millet arasındaki köprüdür. Hukuk devleti dediğimiz şey de tam olarak budur.

Tekrar ediyorum:

19 yaşındaki Ekrem İmamoğlu üzerinden subjektif iyi niyet – objektif iyi niyet tartışması yürütülüyor.  Neye dayanarak? Fakültenin ve üniversitenin yaptığı işlemler üzerinden! Bu utanç vericidir. 17–18 yaşındaki bir genç için, kendi iradesi dışında yürütülen idari işlemlerden hareketle “niyet” sorgulaması yapmak utanç vericidir.

Ben İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyim. Derslere giriyorum, sınavlara giriyorum, emek veriyorum ve mezun oluyorum.

Soruyorum:

19 yaşındaki Ekrem İmamoğlu’nun herhangi bir hukuka aykırı fiili tespit edilmiş midir? Hayır. Dosyada da bu açıkça ortadadır. Şimdi somut sorular soruyorum ve somut cevaplar veriyorum:

– 1990 yılında yapılan bu yatay geçiş, o dönemin mevzuatına uygun mudur?

Evet, uygundur.

– O tarihte YÖK’ün, geçiş yapılan üniversite hakkında “tanınmamaktadır” şeklinde bir kararı ya da listesi var mıdır?

Hayır, yoktur.

– 1997 öncesine ait, YÖK’ün söz konusu üniversiteyi tanımadığına dair tek bir karar veya yazı var mıdır?

Hayır.

– 1990 öncesinde ve sonrasında aynı üniversiteden yatay geçiş yapan başka öğrenciler var mıdır?

Evet, vardır.

– Daha sonra YÖK’ten denklik almış öğrenciler var mıdır?

Evet, vardır.

Bunların örneklerini dosyaya sunduk.

Buna rağmen, 35 yıl sonra, 18 yaşında bir gencin “niyetini” okumaya çalışıyorsunuz.

"BU ADİL DEĞİLDİR, BU AYIPTIR"

Bu hukuki değildir. Bu adil değildir. Bu ayıptır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile alay eder gibi ifadeler kullanılıyor. Oysa KKTC, Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınan, bizim gözbebeğimiz olan bir Türk devletidir. Ben orada öğrenciyken Türkiye Cumhuriyeti bana öğrenci vizesi verdi, dönüşte resmi belgelerle hak tanıdı.

Şunu açıkça söylüyorum:

19 yaşında bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı;

– Resmî gazetede ilan edilen bir yatay geçişe başvuruyor,

– Belgelerini eksiksiz sunuyor,

– Kabul ediliyor,

– Dört yıl eğitim alıyor,

– Mezun oluyor.

Ve 31 yıl sonra, hiçbir kusuru olmamasına rağmen, bu emekler yok sayılmak isteniyor.

Bunu 86 milyon vatandaşa izah edemezsiniz. Bunu evinizdeki çocuğunuza izah edemezsiniz. Bu yüzden bu dava, bir kişinin davası değildir. Bu dava, Türkiye’de hukuk devleti var mı yok mu sorusunun davasıdır. İstanbul Üniversitesi sıradan bir kurum değildir.

1453’te Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerine dayanır. İstanbul Üniversitesi devlettir. Devlet olmak yalnızca yetki kullanmak değildir; sorumluluk taşımaktır. Devlet, kendi hatasının bedelini vatandaşa ödetemez. Bir vatandaş, bir kamu kurumu tarafından verilen diplomaya güvenmek zorundadır.

"BU DAVA DA ÖYLE GEÇECEKTİR"

Aksi hâlde bu, devletin vatandaşını rehin almasıdır. Bu dava, absürtlüğüyle tarihe geçecektir. Nasıl ki geçmişte bazı davalar tarihe geçtiyse, bu dava da öyle geçecektir.

Vereceğiniz karar ne olursa olsun; Bu kürsüde bugün Ekrem İmamoğlu değil, Türkiye’de hukuk devleti yargılanmaktadır. Bu bir hukuki işlem tesisidir. Devlet bir hak tanıdığında, o hak yalnızca bir sınav koşulundan ibaret değildir. O hak; kamu düzeni, toplum, diğer bireyler açısından güvence altına alınmış bir statüdür. Ve bu hak keyfi biçimde geri alınamaz.

Benim mücadelem, tek bir kişinin iradesiyle hukuka aykırı şekilde diploma iptal edilmesine; devlet kurumlarının araçsallaştırılmasına ve bu kurumlara ihanet edilmesine karşı verilen büyük bir mücadeledir.

Şimdi çok basit ama hayati bir soru soruyorum:

19 yaşındaki Ekrem İmamoğlu, 31 yıl sonra hiçbir kusuru olmamasına rağmen diplomasının iptal edileceğini bilseydi ne yapardı?

Muhtemelen eğitimine hiç ara vermeden, daha da kesin bir biçimde devam ederdi.

Çünkü o dönemde bilinen gerçekler şunlardı:

– Amerikan üniversitesi mezunlarına doğrudan ilişkili üniversiteler aracılığıyla diploma veriliyordu.

– Üniversitenin verdiği belgede “denklik yoktur” şeklinde bir ibare yoktu.

– O dönemde mezun olup sonradan YÖK’ten denklik almış çok sayıda kişi vardır.

– Yükseköğretim Kurulu’nun, mezuniyet sonrası yüksek lisans ve benzeri aşamalarda denklik tanıdığı sabittir.

Ben o dönemde mezun olsaydım, bugün denklik almış bir diplomaya sahip olacaktım.

Bu kadar açık.

"DEVLET TUZAK KURAR MI?"

Peki soruyorum:

Devlet tuzak kurar mı? Devlet vatandaşına kumpas kurar mı? Benim yaşıtım olan pek çok arkadaşım diplomalarıyla hayatlarını kurdu. Hiçbirinin diploması tartışma konusu yapılmadı. Hiçbirinin diploması için dava açılmadı. Ama Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversitesi’nde dört yıl boyunca derslere giren, sınavları geçen, emek veren bir kişinin diploması bugün iptal edilmek isteniyor.

Bir hukuk devletinde bu kabul edilebilir mi? Bunu kabul etmek, devletin vatandaşa kumpas kurabileceğini kabul etmek demektir. Bunu kabul etmek, devletin kendi hatasının bedelini vatandaşa ödetmesini meşru görmek demektir. Eğer İstanbul Üniversitesi yatay geçişi baştan kabul etmeseydi, bugün bu noktada olmazdık.

Ama kabul etti. 35 yıl boyunca da bu işlem geçerli kabul edildi. Yani koskoca devlet, 19 yaşındaki bir genci doğru olanı yaptığı için bugün suçlu ilan etmektedir. Devletin görevi, yıllar sonra hukuku zorlayan bir siyasi iktidarın 19 yaşındaki bir öğrenciye kurduğu bu akıl almaz sürece ortak olmak değildir. Devletin görevi, bağımsız yargı yoluyla hukuku korumaktır. Sorumluluk ağırdır. Verilecek her karar, yalnızca bugünü değil, geleceği de etkileyecektir. Benim itirazım tam olarak buradadır.

İyi niyetli ve basiretli bir yönetim anlayışıyla, Türkiye’nin en köklü hukuk fakültelerinden birine sahip olan İstanbul Üniversitesi’nde, bu kadar hayati bir idari hukuk meselesi için en yetkin hukukçulardan oluşan bir inceleme komisyonu kurulamaz mıydı?

Kurulabilirdi. Ama kurulmadı. Peki yerine ne yapıldı? Tıbbi onkoloji uzmanı, ekonomist, tiyatro eğitmeni gibi alanlarla bu mesele incelendi.

"BU MASADA HUKUKÇULAR OLMALIYDI"

Soruyorum:

İncelenen konu nedir? 1990 yılında tesis edilen bir idari işlemin hukuka uygunluğu. Bu mesele hukuki bir meseledir. Bu masada hukukçular olmalıydı. Burada iyi niyet sorgulaması yapılıyor ama 30 yıl boyunca bu iyi niyet neden hiç sorgulanmadı? Çünkü ortada kötü niyet yoktu. Bugün ise kötü niyet açıkça ortadadır.

Sayın Başkan, değerli üyeler;

Bu ülkede toplumun yüzde 80’i adalete güvenmiyor. Bu psikoloji bir günde oluşmadı. Bu tür davalarla, bu tür kararlarla oluştu. Ve buradan başlar. Başka davalara, başka dosyalara sirayet eder. Ben tam olarak buna itiraz ediyorum. Bu ülkede bugün gelinen nokta şudur:

Bir kişi istemezse, bir kişinin çıkarlarına ters düşerse, devletin daha önce verdiği her hakkı iptal edebileceği anlayışı hâkim kılınmak isteniyor. Yazık. Böyle bir şey olabilir mi? Biz fanîyiz. Bu ülkede babadan oğula geçen bir iktidar yok. Kararı millet verir. Ve şunu açıkça söyleyeyim: Bunlar da çok hızlı geçecek.

Bize bunu yapanlar, aslında gençliğe ihanet ediyor. Benim 18–19 yaşındaki eğitimimi sorguluyorlar. Bugün memlekette eğitim sistemi çökmüşken, üniversiteler işsizliği geciktiren yapılara dönüşmüşken, 35 yıl önceki bir öğrencinin temiz eğitim yolculuğunu didik didik ediyorlar. Neden? Çünkü Cumhurbaşkanlığı adaylığından korkuyorlar.

Kaybetmekten korkuyorlar. Bugün 10 yaşındaki bir çocuğa sorun:

“Ekrem İmamoğlu’nun 31 yıllık diploması neden iptal edildi?”

“GELECEK SEÇİMİ KAZANMASIN DİYE”

Alacağınız cevap şudur:

“Gelecek seçimi kazanmasın diye.”

Sokağa çıkın, binlerce insana sorun. Herkes aynı şeyi söylüyor. Bana pazarda bir hanımefendi yaklaştı. Mevcut iktidar partisinin üyesi olduğunu, hatta üst düzey görevler aldığını söyledi.

“Kimse senin diplomanı iptal edemez” dedi.

“Ederlerse de senin yanında dururum” dedi.

Ama iptal ettiler. Bu karar siyasi saikle, gizlice, aceleyle alınmıştır.

Az önce gösterdiğim, “acele edin, yoksa bu diploma YSK’ya verilecek” denilen belge, bugün artık bir utanç belgesidir. Tarihe geçmiştir. Zannediyorlar ki iyilik yapıyorlar. Oysa ne devlete iyilik yapıyorlar, ne hukuka, ne de kendilerine. Bu ülkede her sorun çözülür. Bu millet devletini bilir, hukukunu bilir. Yeter ki hukuk dışına çıkılmasın. Sayın Başkan, değerli üyeler;

Sizden tek isteğim var:

Hukuka uygun, vicdana uygun, adalet duygusuna uygun bir karar verin. Biliyorum, baskılar olacaktır. Telefonlar açılacaktır. Mesajlar gelecektir. Geceleri uykunuz kaçacaktır.

Ama şunu unutmayın:

Bir ömür verdiğiniz emek, tek bir kararla ya yok olur ya da asil bir mirasa dönüşür. Bu dosyadaki karar, sizinle birlikte anılacaktır. Çocuklarınız, torunlarınız, bu millet sizi bu kararla hatırlayacaktır. İyi ya da kötü. Bugün tarih size büyük bir fırsat veriyor. Cesaretle, dürüstlükle tarihin doğru tarafında durma fırsatı. Bu rezaleti ve bu kötülüğü hukukla gömme fırsatı.

Bu karar yalnızca bugünü değil, yarını da kurtaracaktır. Eğer bu fırsat doğru kullanılırsa, hiç kimse bir daha bu milletin evlatlarına böyle kötülükler yapmaya cesaret edemez. Kul hakkı yemeye kalkamaz. Çünkü tarih susmaz. Millet susmaz. Son olarak şunu hatırlatmak isterim.

Hem inancımıza, hem bu toprakların kadim kültürüne, hem de devletimizin asaletine yakışan bir karar vermenizi yürekten diliyorum. Bana bu kötülüğü yaşatanları ve buna alet olanları da kendi adıma kınıyorum."

DAVA ÇIKIŞINDA GÖRÜNTÜLENDİ

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Silivri'de görülen diploma davası çıkışında böyle görüntülendi. İmamoğlu, araca bindirildikten sonra tekrar cezaevine sevk edildi.